|
v Psikanaliz ve Kadın Olmak
PSİKANALİZİN İKİNCİ YÜZYILINDA KADIN KONUSU
Psikanalizin çalışma odağının özünde cinsiyet ve cinsellik olguları yer alır. Psikanaliz ruhsallığın temeli olan bilinçdışının içeriÄŸinde “kadın oluÅŸ”, “erkek oluÅŸ” ve bu olguların cinsellikte bir araya geliÅŸleri ile ilgili düÅŸlemler (fanteziler) olduÄŸunu ileri sürer. YenidoÄŸan dünyayı bilgi açlığı ile emmeye çalışırken, kendisini bu dünyaya getiren sırrın peÅŸinden koÅŸar ve gizemi çocuk cinselliÄŸi kuramlarıyla aydınlatmaya çalışır.
YenidoÄŸanın bu uÄŸraşı, onu kendi üstleneceÄŸi ve deneyimleyeceÄŸi cinsiyet ve cinsellik menziline taşır. Psiko-cinsel geliÅŸimin amacı bir cinsiyet kimliÄŸine eriÅŸmek ve doyumlu bir cinsellik yaÅŸamına sahip olup, kendinden sonraki kuÅŸağı yaratmaktır.
Büyük oranda Sigmund Freud’un eserleriyle tamamlanmış olan bu kuramsal bakış çeÅŸitli eleÅŸtiriler görmüÅŸ, alternatifler ve revizyon önerileri almıştır. Psikanalizin evrimleÅŸmesiyle ilgili bütün detaylara burada deÄŸinmek olanaksız olduÄŸu için sadece konumuzla ilgili olanlara bakmaya çalışalım.Freud’un kuramında kadın hastanın kliniÄŸi önemli bir yer tutar.
Klasik ikili genellikle “erkek analist ve histerik kadın analizan”dır. Histerik kadının çözümlenmesi ise onu, bu kadının iç dünyasındaki “penissiz erkek çocuk olma” iddiası ve dramına götürür. Sonraları “cinsel monizm” veya “fallosantrizm” adları verilen bu bakışa göre, kadının cinsel organı ve cinsel kimliÄŸi kendisi için birincil bir anlama sahip olmaktan ziyade, penisin ve erkek cinsel kimliÄŸinin negasyonu yani olumsuzlanması olarak ikincil bir anlama sahiptir.
FREUD’UN CİNSEL MONİZM KURAMI (Chasseguet Smirgel, 1988)
Erkek çocuk annesinin vajinası olduÄŸunu bilmez. Onun da penisi olduÄŸunu sanır. Kız çocuk kendinde vajina olduÄŸunu bilmez. Kız çocuk budanmış bir penis olan klitorisine, her ÅŸeyi dışlar ÅŸekilde yatırımda bulunur. Kızın ergenlik döneminde bu yatırımdan vazgeçme gereÄŸi ortaya çıkar. Kız çocuk , erkek organına engelleyemediÄŸi bir haset duyar ve bu haset tüm psiko-cinselliÄŸe egemen olur. Kız çocuk, babasının penisinin kendi içine girip ona bir çocuk vermesini arzu eder. Annelik ulaşılması olanaksız bir erkekliÄŸin “taklidi”nden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir (çocuk=penis). Bazı kadınlar asla Olumlu Oidipus’a ulaÅŸamazlar.
Kadının Olumlu Oidipus’unda anneyle kurulan baÄŸ yalnızca yer deÄŸiÅŸtirip babaya yönelir.Bu görüÅŸler psikanalitik düÅŸüncenin evrimleÅŸtiÄŸi bugünden baktığımız zaman eleÅŸtirisiz kalmış deÄŸildirler. EleÅŸtirilerin de bir tarihselliÄŸi vardır. Kısaca onlara bakalım ve bugüne gelmeye çalışalım.Siyasi ve sosyal haklara dayalı kökleri eskiye dayanan ancak 1960’lardan itibaren sesini daha fazla duyuran ve bu sefer sosyal bilimler ve marksizm baÄŸlantılı bir söyleme oturan feminist akım, psikanalizin kadına ve onun cinsiyetine, cinselliÄŸine bakışına radikal eleÅŸtiriler getirmiÅŸtir. Bu eleÅŸtirilerin hedefindeki psikanalizin o yıllarda özellikle ABD’de kurgulanan ve uygulanan ve “Freudianizm” adıyla neredeyse bir din olarak görülen psikanaliz olduÄŸunu belirtmekte yarar var. Feministlerin ve o yıllarda onlarla hemfikir olan sosyal bilimcilerin psikanalize olan itirazları kuramda revizyon veya ekler-çıkarmalar yönünde bir giriÅŸim olmaktan ziyade, psikanalizin bütününü reddeden bir tavra dönüÅŸmüÅŸtür. Bu hareket ilk çıkış noktasında fevri ve tepkisel bir karaktere bürünmüÅŸtür. Bu karşı çıkış genel olarak ÅŸu noktalarda yoÄŸunlaşır (Donovan, 1997): Psikanaliz kız çocuÄŸun geliÅŸimi ile ilgili olarak biyolojik olduÄŸunu iddia ettiÄŸi bazı normlar belirlemiÅŸ ve bu normlar üzerinden ruhsal saÄŸlığı tanımlamıştır. Kadın eksiktir ve yaÅŸam boyu bu eksikliÄŸin acısını yaÅŸayacaktır. Ya bu eksikliÄŸi kabullenip, olabileceÄŸi kadar saÄŸlıklı olacaktır; ya da bu eksikliÄŸi reddedecek veya karşı cinsi iÄŸdiÅŸ etmeye çalışarak mücadele edecek ve saÄŸlıksız olacaktır. “Cinsel Politika” adlı eserinde bu biyolojik determinizmi eleÅŸtiren Kate Millett (1970), kültürel belirleyicilerin göz ardı edilmesini hayret verici bulur. Millett’a göre, psikanaliz kuramı kadını ve kadınlığı okurken bu kültürel belirleyicilerin etkisi dışına çıkamamış ve hatta bu belirleyicilere onaylama saÄŸlamıştır. “CinselliÄŸin DiyalektiÄŸi” adlı eserinde Firestone (1970) psiÅŸik sorunların sosyal ve kültürel köklerini ciddiye almamasını psikanalizin büyük bir hatası olarak deÄŸerlendirir. Ona göre bir feminist “...baskının geliÅŸtiÄŸi toplumsal çerçevenin...deÄŸiÅŸmez olduÄŸunu kabul edemez”. Feminist eleÅŸtiriye göre, psikanaliz kadın ve erkek libidoları arasında niceliksel bir fark görmektedir ve bu da erkeÄŸin saldırgan özelliklerinin kabulü anlamına gelir. Erkek cinselliÄŸi sadist, kadın cinselliÄŸi mazoÅŸist karakterde görülür. Millett’a göre bu erkeÄŸin tecavüzkarlığını onaylamaktan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Aynı eleÅŸtirel yön psikanalizin, tacizi düÅŸündüren olguları, gerçeklikten ziyade fantezi ürünleri olarak deÄŸerlendirmesini de, kadının olup bitenlerden sorumlu tutulması anlamında ciddi bir taraflılık olarak görüp, aile içindeki taciz olgusu hakkında bilinçlenme ile ilgili olarak onlarca yıl geç kalınmasına sebep olduÄŸunu ileri sürer. Feminist eleÅŸtiriye göre, psikanaliz kadının temel cinsiyet özelliklerini penissiz olma gerçeÄŸinden anlamaya çalışmaktadır. Bu olguya göre, kız çocuk penissiz bir erkek çocuk gibidir. Kendi cinselliÄŸi ve cinsiyetini erkekliÄŸin negasyonundan yani olumsuzlanmasından kurmaya mahkumdur. Feminist söylem ise karşı ataÄŸa kalkarak, yaÅŸamın baÅŸlangıcında anneyle kurulan kuvvetli baÄŸ ve özdeÅŸleÅŸmeye gönderme yaparak, her iki cinsteki çocukta da diÅŸil özdeÅŸleÅŸmeyi vurgular.
Feministler psikanalizin söylemini tamamen altüst ederek, erkek çocuÄŸun ve ilerideki yetiÅŸkin erkeÄŸin ruhsallığının temelinde kadınlık olduÄŸunu ileri sürerler. Bu bakış o yıllarda psikanalist Stoller’ın (1968) “birincil diÅŸilik” (primary femininity) kavramı ile de baÄŸlantılandırılır. Erkek söylemi ve onun kadınlık üstündeki baskı araçları, bünyenin kendi diÅŸiliÄŸi ile çatışmasının ve onu kontrol etme çabasının yansımalarıdır (misogyny-kadın düÅŸmanlığı). Bu söylem, kadının bedeni ile iliÅŸkisini bile kontrol altına almaya çalışıp, klitorisi lanetlemiÅŸ, vajinal orgazm efsanesini uydurmuÅŸtur. Erkek kadına, “sen bilmiyorsun, ben biliyorum; senin asıl orgazmın klitoral deÄŸil, vajinaldir” demektedir. Feministlerle çeÅŸitli noktalarda görüÅŸ birliÄŸi içinde olan Marksist düÅŸünür Marcuse (1974), gerçeklik ilkesinin, Oidipal çatışmanın vazgeçme ve kabul lehine çözülmesinin ve bunlarla baÄŸlantılı olarak toplumsal yapıyı koruyan, yeniden üretimi saÄŸlayan “saÄŸlıklı” sıfatı ile taçlandırılmış heteroseksüel yetiÅŸkin cinselliÄŸinin deÄŸerinin aşırılaÅŸtırıldığını iddia eder. Bunlar erkek kapitalist toplumun deÄŸerleridir: “Karlı üretkenlik, iddialılık, verimlilik, rekabetçilik”. Marcuse’ye göre, feministler “verili gereksinimler hiyerarÅŸisini altüst eden yeni bir toplumun ortaya çıkışının yolunu açacak” kadınsı deÄŸerlerin özgürlük çaÄŸrısını yapmalıdırlar.
O yıllarda radikal feminizm Marcuse’nin önerisinde olduÄŸu gibi, devrimci bir niteliÄŸe bürünmekte veya büründürülmekte ve toplumsal dönüÅŸümün hatta devrimin gücü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu güç sadece erkek egemen toplumu deÄŸil, onun çatısı altında kurumsallaÅŸmış her ÅŸeyi yıkacaktır. Feministler tarafından erkek egemenliÄŸinin “normalleÅŸtirme makinesi” olarak görülen psikanaliz de göçük altında kalacaktır. Bu ilk kuvvetli dalga yatışırken, farklı sesler duyulmaya baÅŸlar. Gayle Rubin’e ( ) göre psikanaliz kadının ezilmesinin rasyonalizasyonu olduÄŸu takdirde feminist eleÅŸtiri haklıdır.
Ancak kadınları ezen bir sürecin tanımlanması olduÄŸu takdirde bu eleÅŸtiri bir hatadır. İçinde feminist eleÅŸtiriyi dikkate alan görüÅŸler sunduÄŸu “Psikanaliz ve Feminizm” adlı eseriyle dikkat çeken Juliett Mitchell (1974) Freud’un olanı tanımladığını, olması gerekeni savunmadığını ileri sürer. Olanı tanımlamak, tanımlanan olgudan sorumlu tutulmak anlamına gelmemelidir. Kim binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca, kadının baskı altına alınıp zulme uÄŸradığını, ikinci sınıf insan haline getirildiÄŸini ve bu durumun kadınlarda karşı cinse ve birbirlerine karşı çeÅŸitli olumsuzluklara büründüÄŸünü inkar edebilir ki ? Tüm bunlar Freud’dan sonra mı olmuÅŸtur ? Mitchell’a göre, kültürel olanla, biyolojik olanın karmaşık bir ÅŸekilde etkileÅŸime girdiÄŸi bu binlerce yıllık tarihin içselleÅŸtirilmiÅŸ etkilerini çözümleme umudu gene psikanalizdedir.Psikanaliz bir taraftan feminist söyleme itiraz ederken, diÄŸer yandan feminist söylemden dersler almış ve kendine yönelik eleÅŸtirel ve geliÅŸtirici bir çalışmayı baÅŸlatmış görünmektedir.
Amaç psikanalizi yıkmak deÄŸil, psikanalizin içinde kalarak, kadınlık olgusuna yönelik revizyonu yapmaktır. 1980’lerden bu yana, önemli bir kuramsal ve pratik çalışma etkinliÄŸi kendini göstermektedir [1] Bu revizyon giriÅŸiminde psikanalitik çalışmalar ÅŸu noktalar üzerinde yoÄŸunlaşırlar:Cinsel monizm (Smirgel, 1988) veya fallosantrizm (Balsam, 2001) diye adlandırılan olguya eleÅŸtiri. Kadının ve kadınlığın, sadece erkek ve erkeklik dolayımında deÄŸil, öncelikle anne-kız iliÅŸkisinin karmaşık dinamiÄŸinde ve/veya kadınlığa özel biyolojik yaÅŸam içinde anlaşılması [2]=Woman qua woman (Kadın sıfatıyla kadın)(Quinodoz, 1993; Guignard, 1999; Balsam, 2001; Welldon,2001). Oidipal üçgen kuramında revizyon (Smirgel, 1970; Torok, 1970; Person, 1985; Ogden, 1987; Elise, 1991; Holtzman ve Kulish, 2000&2003). Daha önce de söz ettiÄŸimiz gibi Stoller’ın (1968) “birincil diÅŸilik” (primary femininity) kavramını ortaya a tışı psikanalitik çalışmalarda bir milad teÅŸkil eder. Stoller, kendinden önce Klein, Horney, Jones, Smirgel, MacDougall, Cournut ve nice diÄŸerleri tarafından parça parça ifade edilenleri bir araya getirmeyi hedeflemiÅŸtir. Sonraki çalışmaların önemli bir kısmı Stoller referansını kullanırlar. “Birincil diÅŸilik” tanımı belirsizlikler barındıran geniÅŸ bir ÅŸemsiye kavramdır. O yıllarda ortaya atılan “çekirdek cinsiyet kimliÄŸi” (core gender identity) olgusuna dayanır. İçine biyolojik yapı taÅŸlarının derin duyumsal okumaları, erken nesne iliÅŸkisel özdeÅŸleÅŸmeler, kendiliÄŸin diÅŸil özellikleri, kadınlığa özel kaygılar (genital kaygı veya diÅŸil genital kaygı), vs. girer. Bu kavramlaÅŸtırmaya göre, kız çocuk en baÅŸtan bir diÅŸil çekirdek cinsiyete sahiptir. Sonraki yıllarda bu kavramın yerine Elise (1997) tarafından “diÅŸi olma duyumu” (sense of femaleness) önerilmiÅŸtir. Bunun temel sebeplerinden biri psikanalitik kuramda “diÅŸilik” (femininity) kelimesinin epey ön yargı içeren bir kavram olmasıdır. “Birincil diÅŸilik” kavramının psikanalitik kuramda kullanılması ile “kadın sıfatıyla kadın” (woman qua woman) çalışmaları baÅŸlar. Hemen hemen tamamı kadın olan psikanalistler cinsel monizmin ve fallosantrizmin belirleyiciliÄŸi dışında bir dil ve dinamik formülasyon arayışı içindedirler. Cinsel monizm veya fallosantrizm yani kadın ve erkeÄŸin cinsel geliÅŸiminin temeline yalnızca ve sadece penisi oturtan görüÅŸe itirazlar çok yeni deÄŸildir. Bu itirazların tarihi Josine Müller, Karen Horney, Melanie Klein ve Ernest Jones gibi kuramcıların elli sene öncesine yazdıklarına kadar götürülebilir. Bu katkılar bugün tekrar ele alınmakta ve daha iÅŸlevsel olarak kullanılmaktadır çünkü bugün zeitgeist (çağın ruhu) buna daha uygundur. Temel soru ÅŸudur : Vajen sadece ve sadece penisin sökülmesiyle ortaya çıkan bir oyuk mudur ? Vajen bir yokluÄŸa yani penisin yokluÄŸuna verilen isim midir ? Erken psikanalizin oldukça kompleks bir konu olan “kadın” ve “kadınlığı” bir kolaycılıkla ele aldığını ve tüm gizemiyle büyük bir meydan okuma içerisinde olan ve derin bir merak uyandıran bu olguları hak ettikleri oranda incelemediÄŸini söylemek mümkündür.Konuyu deÄŸiÅŸik zamanlarda oldukça ayrıntılı bir ÅŸekilde ele alan ve psikanaliz literatüründe (özellikle Freud’un yazdıkları üzerine) izler süren Chasseguet Smirgel (1988), kadında vajene dair bir farkındalığın ergenlikte geliÅŸmediÄŸini, en baÅŸtan itibaren bir derin duyum olarak varolduÄŸunu iddia eder ve böylece Stoller’un (1968) “birincillik diÅŸilik” kavramına destek verir. Dahası Smirgel erkek çocuÄŸun da vajenin varlığını bildiÄŸini iddia eder.
Çocuk en temel düzeyde annenin penisli olduÄŸuna inanmamaktadır. Ona göre, küçük kızlarla oÄŸlanlar cinsellik ve cinsel organlar hakkında her ÅŸeyi bilirler ancak peÅŸ peÅŸe gelen katlanılamayacak uyarılmalar ve çatışmalar karşısında savunma amaçlı bastırmalar kullanabilirler ve bildiklerini unuturlar. “Küçük Hans” vakasını ayrıntılarıyla inceleyen ve Freud’a bazı eleÅŸtiriler getiren Smirgel, görüÅŸlerine dayanak olarak ÅŸu soruyu sorar: Peki ama Hans annesinin “kendi küçük sevimli aleti”yle doldurup doyuramayacağı kadar büyük bir organı (vajen) olduÄŸunu bilmediÄŸi halde, neden annesinin hoÅŸuna gitmek için babasınınki kadar büyük penis sahibi olmayı istesin ki ?Psikanalist Quinodoz (1993) kastrasyon karmaÅŸasının kadına, kastrasyon kaygısının erkeÄŸe özgü olduÄŸuna dair bir kesinlik sunan klasik psikanalitik kurama itiraz eder. Ona göre her iki cins te bedensel bir bütünlük duyusuna sahiptir ve bedensel dağılma ve parçalanmadan korkarlar. Kadın da genital kaygılara sahiptir. Kız çocuklarla yapılan analiz süreçlerinde bu kaygılara sıkça rastlanmaktadır.
Kız çocukta diÅŸil organın zarar görmesi kaygısı vardır. Bu kaygı ileriki geliÅŸimdeki etkenler olan adet kanaması, zarla ilgili duygu ve düÅŸünceler, penisin duhulü korkusu, hamilelik, doÄŸum, kadın hastalıkları ile ilgili olgularla birleÅŸip, erkekteki genital kaygıyla karşılaÅŸtırılabilecek bir karaktere bürünür. Vajen, klitoris, rahim,adet, hamilelik, doÄŸum, lohusalık, menapoz, kadın hastalıkları, kısırlık, ve bugün yeni ortaya çıkan yeni olgular, in vitro döllenme, taşıyıcı annelik, vs. Tüm bunlar bir “penis yokluÄŸu” parantezine nasıl alınabilir ? Belki de tüm bu olgular erkek kuramcılarda bir kaygı yaratmış ve tüm bunların alanı karanlık ve keÅŸfedilmemiÅŸ bir kıta olarak bırakılmıştır.
Öte yandan hatırlamamız gerekir ki, psikanaliz yüz sene boyunca bize “kaygı”nın sebebinin nesneye duyulan “haset” olduÄŸunu öÄŸretmeye çalıştı. Quinodoz (1993) bu tek yönlü kuramsal çalışmayı erkeklerin kadınlığa duyduÄŸu hasetle açıklar. Her ÅŸeyin bir penis yokluÄŸu ile açıklanmak istenmesi, Amerika’ya hiç gitmeyip, onun içine hiç girmeyip, tüm kıtayı, “Avrupa olmayan” diye tanımlayıp, bunun yeterli olduÄŸunu savunmaya benzetilebilir. Yeni psikanaliz ve özellikle yeni psikanalizin kadın analistleri geniÅŸ bakış açılarıyla bu konulara daha cesur yaklaÅŸmaktadırlar. Åžimdilerde temel mesele yeni katkıların kuramın bütününe nasıl katılacağı ve dengenin ne ÅŸekilde kurulacağıdır.Kadın Oidip’i bir baÅŸka tartışmalı noktadır.
Konuyla ilgili çalışmalarıyla dikkat çeken Holtzman ve Kulish (2003) kadının Oidipal çatışmasına klasik olana göre farklı bir ÅŸekilde yaklaşırlar ve “Persephone Kompleksi” kavramını teklif ederler. Persephone bahsi mitolojiden alınmıştır. Zeus ve Demeter’in kızı Kore, bir gün diÄŸer kızlarla birlikte çiçek toplarken, bir nergisi koparmak için annesinden epey uzaklaşır. O sırada yer birdenbire açılır ve yeraltındaki ölüm tanrısı Pluto Kore’yi Hades’e yani Ölümün Dünyasına kaçırır. Bu hikaye bazı versiyonlarda neredeyse bir tecavüz olarak anlatılır. Kore artık yeraltında Pluto ile birliktedir ve Persephone adını almıştır. Hemen ekleyelim ki, Pluto Zeus’un kardeÅŸi yani Persephone’un amcasıdır. Bu arada Demeter Olimpos’tan inmiÅŸ ve acısı ve öfkesiyle yeryüzünü kıtlığa ve kuraklığa uÄŸratmıştır. Bu durum karşısında Zeus Pluto’yu Persephone’yi bırakmaya ikna etmeye çalışır. Pluto buna yanaÅŸmaz ve Zeus’la tartışmaya baÅŸlar. Zeus Pluto’ya eÄŸer ikna olmazsa tüm dünyanın kuraklıkla mahvolacağını anlatmaya çalışır. O sırada Ascalaphus Pluto’nun kulağına bir ÅŸey fısıldar. Pluto bu duyduÄŸu ile bir ara çözüme razı olur. Pluto Persephone’yi bırakacaktır ancak Persephone yeraltında bir ÅŸey yememe kuralını bozmuÅŸ ve bir nar tohumu yemiÅŸtir. Artık bir tarafı ile Pluto’ya ve yeraltı dünyasına baÄŸlıdır. Tanrıların yaptığı anlaÅŸma ÅŸöyle bir sonuca varır.
Persephone yılın bir bölümünü yeraltında Pluto ile, diÄŸer bölümünü annesi ile geçirecektir. Mevsimler bu ÅŸekilde oluÅŸur. Persephone yeraltındayken kış, yeryüzündeyken bahar ve yaz gelir. Holtzman ve Kulish’e (2003) göre, küçük kızın Oidipal üçgenleÅŸmeye giriÅŸindeki temel tema anneden ayrılıktır. Küçük kız bu ayrılıkla birlikte yoÄŸun bir ambivalansla karşılaşır. Bir tarafta yoÄŸunlaÅŸan cinsel ve saldırgan dürtüler, diÄŸer yanda anneyle yaÅŸanmış ve kaybedilmek istenmeyen temel güvenlik vardır. Küçük kız hem annesiyle özdeÅŸleÅŸmek, hem de ondan uzaklaÅŸmak zorundadır.
Holtzman ve Kulish’e göre küçük kız libidinal nesneliÄŸini annesinden babasına kaydırmaktan ziyade, annesine olan libidinal yatırımına ek olarak babaya libidinal yatırım yapar. Otto Kernberg’ün (1995) kadın cinselliÄŸi ile ilgili görüÅŸleri de buna paraleldir. “AÅŸk İliÅŸkileri” adlı kitabında kadının ilk aÅŸk nesnesinin “anne” olduÄŸunu bir kez daha vurgulayan Kernberg, Oidipal’e geçiÅŸle birlikte, bu aÅŸk nesnesinin “baba” olmaya baÅŸladığını, ancak tabanında hala “anne”yi barındırdığını söyler. “Anne”den “baba”ya geçiÅŸte, hala anne-kız iliÅŸkisinin önceliÄŸini barındıran bir durum vardır. Kız, ilk aÅŸk nesnesinde yani “anne”de, “annelik”ten sonra, bir ikinci özelliÄŸi yani “kadınlığı, eÅŸliÄŸi” fark eder ve dikkati annenin arzusuna yani “baba”ya (annenin eÅŸine) yönelir (Guignard, 1999).
Kadının erken Oidip’i annenin babadan kıskanıldığı bir dönemdir. Bu sonradan babanın anneden kıskanıldığı bir duruma dönüÅŸür. Ancak Kernberg’ün iÅŸaret ettiÄŸi gibi, anne aÅŸkı hala tabandadır. Bu yüzden kadınlar cinsellikte partnerlerinden ÅŸefkat ve erotizmi birlikte beklerler. Sevgiliden beklenen onun bir “anne-baba” yoÄŸunlaÅŸması olmasıdır. Bu yüzden koite geçmeden önce tensellik, duyumsallık, ön seviÅŸme önemli ve iÅŸlevsel bir yer tutar. Her bir doyumlu seviÅŸme kadın için, psiko-cinsel geliÅŸim yolunun kronolojik dizisini barındırır. Homofobik erkek, partnerinin annesel erotizm yansıtmasından rahatsız olup, acele bir ÅŸekilde koite dayalı bir performans gösterisine giriÅŸirse, kadın ve erkek arasındaki uyum bozulabilir ve kadın –tabii dolayısıyla erkek- doyuma ulaÅŸamayabilir. Holtzman ve Kulish ayrıca, Oidipal karmaÅŸanın çözülmesi ve olgun üst-benin oluÅŸumu için kastrasyon kaygısı ve dolayısıyla penisin varlığının gerekli olduÄŸu ve böylece kız çocuÄŸun üst-ben geliÅŸiminde eksik kalacağı görüÅŸüne itiraz ederler. Onlara göre, kastrasyon korkusu önemli bir etken olmakla birlikte, sevgi nesnesini ve sevgiyi kaybetme olguları hem kız çocuklar, hem de erkek çocuklar için üst-ben oluÅŸumunda eÅŸit seviyede kuvvetli etkenler olarak görülür. Scheaffer (1999) Freud’a gönderme yaparak, kadınların aÅŸklarını kaybetmekten, cinsel organlarını kaybetmeye göre daha fazla korktuklarını söyler. Tabii bu konuyla baÄŸlantılı olarak, yukarıda Quinodoz’un ortaya attıkları ile ilgili söylediklerimizi hatırlamakta yarar var.
Klasik kuram vajeni bir yokluÄŸa dayandırırken, kadın cinselliÄŸini de bir edilgenliÄŸe indirgiyordu. Yukarıda deÄŸindiÄŸimiz, psikanalizin “olanı mı betimlediÄŸi yoksa olması gerekeni mi buyurduÄŸu” tartışmasını aklımızda tutarak, sormamız gerekir: EtkenliÄŸi sadece penise yüklemek erkeklerin inanmak istediÄŸi ve kadınları da inandırdığı bir mit olabilir mi ? EtkenliÄŸi sadece hareketin ve eylemin kaba ve görünür özellikleriyle özdeÅŸ zannetme yanlışına düÅŸersek klinikte sıklıkla rastladığımız vajenin ve rahmin yutması, emmesi, vaginae dentae (diÅŸli vajen), doÄŸurma (fırlatma) gibi olguları görmezden gelmiÅŸ oluruz. Kadının ve kadınlığın etkenliÄŸi daha gizli ve ince düzeyde olabilir ama bu olmadığı anlamına gelmez. Rahim “yaÅŸam veren, yaratan”ken, bu hangi etkenlik eksikliÄŸidir ?Kadınlarla gerçekleÅŸtirilen psikanaliz süreçleri, kadınların cinsler arasındaki etkenlik-edilgenlik iliÅŸkisini tek yönlü deÄŸerlendirdiÄŸi ve buna yönelik bilinçdışı tavırlar aldığı durumları sergiler: Nedir bunlar ?: Hasetli eylemler, kastrasyon, misillemeler, mazohist teslimiyet ve bağımlılıklar, aseksüelliÄŸe kaçışlar, vs. Kadınlar kendi etkenliklerini de keÅŸfettikleri ve iki cins arasındaki birbirini tamamlayıcı “etkenlik-edilgenlik” dansını kavradıkları oranda tedavi süreçleri olumlu sonuçlara ulaÅŸmakta ve kadınlar bu bilinçdışı tavırlardan uzaklaÅŸmaktadırlar (Quinodoz, 1993).
Kaynaklar kaynak: http://www.duygusalzeka.net
[1]Psikanalizin geniÅŸ revizyonunu gerektiren “kadın”lık depreminden sonra, ikinci büyük deprem kapıdadır. O da “eÅŸcinsellik” olgusu ile ilgili görünmektedir. Bu depremin psikanaliz içindeki sonuçları ve ardıl etkilerini merakla beklemekteyim.
[2] Freud aynı noktadan hareketle bir benzetme yapmış ve ataerkil Yunan uygarlığının temelinde anaerkil Minos-Miken uygarlığı olduÄŸunu ve bunun ataerkil olanın arkasında görünmez kaldığını ifade
|