OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.

Ana Menü

Faydali Olmasi Dilegi ile...:
YETİŞKİNLİK psko-7 ORTA YILLAR Yazdır

YETİŞKİNLİKTE ORTA YILLAR

:::::::::::::::::

YETİŞKİNLİKTE ORTA YILLAR

Psikologların uzun yıllar boyunca dikkatlerini yalnızca çocukluk
ve ergenlik dönemlerine yönelttikleri bilinmektedir. YaÅŸamın sonraki
yılları, sanki bu ilk dönemlerin sürekli yinelenmesinden ibaretmiÅŸ gibi
görülüyordu. Oysa saÄŸduyu ve yaÅŸam deneyimi bunun doÄŸru olmadığını
söylemektedir. Nitekim, 1970'lerden bu yana psikolojide yetiÅŸkinlik
döneminin ele alınmasına hız verilmiÅŸtir. YetiÅŸkinlik dönemi
içinde en çok ilgi duyulan yıllar da orta yıllar olmuÅŸtur.

:::::::::::::::::

İ. ORTA YILLARA GENEL BAKIŞ

Orta yaşlı yetişkinler gelişimin tepe noktasına ulaşmış kişilerdir.
Ancak, geliÅŸimde orta yılların ne zaman baÅŸladığını saptamak çok zordur,
çünkü bunu saptamayı saÄŸlayacak özel biyolojik deÄŸiÅŸimler yoktur;
bu nedenle genellikle toplumsal ölçütlerin kullanılması yeÄŸlenmektedir.
İnsanların kiÅŸisel, toplumsal ve ekonomik yönden en üst düzeye
eriÅŸtikleri 35 yaÅŸlarından baÅŸlayarak birçok görevlerinden emekliye
ayrıldıkları 65 yaşına kadar olan dönemi geliÅŸimde "orta yıllar"
olarak kabul edebiliriz. Aslında bu da orta yıllar için yapay bir
sınırlamadır. Her ÅŸeyden önce, kronolojik yaşın yaÅŸam dönemlerini saptamakta
iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz. 45 yaşında duygularını bir
genç kadar taze tutan insanlar vardır, 40 yaşında bir baÅŸkası ise hem
kiÅŸiliÄŸi hem ekonomik durumu yönünden bir ergen kadar bunalımlı
olabilir. Åžu halde, hem toplumsal saat, hem de bireylerin çeÅŸitliliÄŸi
yaş sınırlarının belirsizliğini arttıran nedenlerdir.

Orta yıllara iliÅŸkin görüÅŸleri belirleyen bir baÅŸka neden de gençliÄŸin
önemsendiÄŸi ve vurgulandığı toplumlarda orta yaÅŸlılığın görmezlikten
gelinmesidir. Çocuklar ve gençler sevilir, ihtiyarlığa dehÅŸetle
bakılır, orta yaÅŸ ise bilmezlikten gelinir. Çocuk ve ihtiyar için
özel bir ad varken, orta yaÅŸlı için özel bir ad yoktur. YetiÅŸkinliÄŸin
getirdiÄŸi sorunlar öylesine abartılır ki, kimse bu yaÅŸlara ulaÅŸmak istemez.
Orta yıllar yaÅŸlılığa ve dolayısıyla ölüme giden yolun başı gibi
görüldüÄŸünden, kimse 40 yaşını aşıp gitmek istemez. 40 yaÅŸ dolayları
bunalımlı, huzursuz, hüzünlü yıllar olarak algılanır.

YetiÅŸkinlik psikolojisi konusunda kamuoyunda ve kitle iletiÅŸim
araçlarında ortaya çıkan ilgi normalin ne olduÄŸu sorununu yeniden
gündeme getirmiÅŸtir. YetiÅŸkin yaÅŸamındaki deÄŸiÅŸimler, ister ılımlı
"geçiÅŸler", ister dramatik "deÄŸiÅŸimler", ister korkunç "bunalımlar" olsun,
neyin normal olduğunu tanımlama sorunu ortadadır. Yaşamı, bireylerin
aynı kurallara göre izlediÄŸi ve belirli yaÅŸlarda belirli olayların
ortaya çıktığı evreler olarak betimlemek her zaman çok akla yakın
görünür. Oysa bugün hem "biyolojik saat"imiz (erinliÄŸin her iki cins
için de daha erken baÅŸlaması, menopozun daha geç gelmesi, vb.), hem
de "toplumsal saat"imiz (iş, eğitim, aile, sağlık koşullarının iyileşmesi,
ileri yaÅŸlarda bile yeni iÅŸlere girme, yeni aileler kurma, vb.) deÄŸiÅŸmiÅŸtir
ve giderek deÄŸiÅŸecektir. Günümüzde toplumlar geliÅŸmiÅŸlik düzeyleri
ölçüsünde "yaÅŸa baÄŸlı" toplumlar olmaktan çıkmaktadırlar. Dolayısıyla,
yetişkin kişiliğinin değişmezliği, yetişkin yaşamındaki bunalım
noktaları türünden görüÅŸlerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.

:::::::::::::::::

1. KİŞİLİK PSİKOLOJİSİ AÇISINDAN YETİŞKİNLİK

Bu bölümde özellikle, kiÅŸiliÄŸin sürekliliÄŸi, yetiÅŸkin kiÅŸiliÄŸi ve kadın
kiÅŸiliÄŸi sorunları ele alınacaktır. Çocukluktan yetiÅŸkinliÄŸe kadar
giden değişmez bir kişilik yapısı var mıdır? Yetişkin kişiliğinin kendine
özgü nitelikleri nelerdir? Cinslere baÄŸlı kiÅŸilik özellikleri yaygın
kalıpyargıların dışında nasıl tanımlanabilir?

1) KiÅŸiliÄŸin SürekliliÄŸi Sorunu.

Genellikle yetiÅŸkin insanın, özel ve oldukça tutarlı bir kiÅŸiliÄŸi
olan karmaşık bir varlık olduğunu kabul ederiz. Tutarlı kişilik yapıları
insanların düzenli iliÅŸkilere girebilmeleri için de gereklidir. KiÅŸilik
kavramı, benzer durumlara verilen tepkilerdeki bireysel farklılıkları ve
farklı durumlarda oldukça tutarlı olan davranışları anlamamıza da yardımcı
olur. Bir bakıma kiÅŸilik, birey ile çevresi arasında bir uyum
oluÅŸturur; bireyin geçmiÅŸ deneyimlerine özel uyumunu ve ÅŸimdiki
toplumsal ve fiziksel çevresini deÄŸerlendirmesini saÄŸlar. Sonuç olarak,
kiÅŸiliÄŸin geçmiÅŸteki ve özellikle çocukluktaki deneyimleri yansıttığı
ve deÄŸiÅŸik durumlar karşısındaki tepkide tutarlı bir biçimde ortaya
çıktığı kabul edilir. Öte yandan, insanların deÄŸiÅŸtiÄŸi de sezgisel olarak
bilinir. İnsanlar her aynı duruma her zaman aynı tepkiyi vermezler;
psikoterapide değişebilecekleri umulur; yetişkinlik yıllarında yeni
deneyimler ve roller edinerek değişebilirler, vb. Dolayısıyla, insanların
farklı durumlarda ve yaÅŸamlarının deÄŸiÅŸik dönemlerinde ne ölçüde tutarlı
kaldıkları sorulabilir. Benlik açısından bakıldığında, benzer durumlara
alışılmış tepkilerin verildiÄŸi, durumların seçici algılamayla
benzer kılındığı söylenebilir. Ancak, psikologlara göre benlik ile kiÅŸilik
aynı ÅŸeyler deÄŸildir. KiÅŸilik, farklı durumlara oldukça kestirilebilir
tepkileri veren içsel bir yapıdır; benlik ise kiÅŸiliÄŸin odağında yer
alan bir yapıdır. Benlikle kişilik arasındaki ilişki ve kişilikle dış
dünyanın iliÅŸkisi oldukça karmaşıktır. ÖrneÄŸin, bir insamn kiÅŸiliÄŸinin
çocukluk deneyimlerini yansıttığı düÅŸünülür; ancak, kiÅŸilik oluÅŸtuktan
sonra dış durumlardan çok içsel dinamiÄŸi yansıttığı kabul edilir. Yine
de kişilik dış durumlarla yoğrulmuştur. Murphy'nin dediği gibi, "Seninle
ve çevrenle arada hiçbir zaman kesin bir ayırım yoktur. Çevren
senin üzerinde, seni deÄŸiÅŸtiren, kalıplaÅŸtıran ve yeniden oluÅŸturan bir
etkide bulunur."

Genç yetiÅŸkinlik dönemi açıklanırken kiÅŸiliÄŸin -kimlik karmaÅŸasını
çözmede, anababa olmada, mesleki toplumsallaÅŸmada- sürekli
deÄŸiÅŸen yönlerine deÄŸinilmiÅŸti. Klasik kiÅŸilik görüÅŸü insanların bu tür
olaylarda önemli ölçüde deÄŸiÅŸmediÄŸini ileri sürmektedir. Åžu halde,
kiÅŸilik uzun yıllar deÄŸiÅŸmez olarak mı kalmaktadır'? DeÄŸiÅŸme söz konusu
ise kiÅŸiliÄŸin hangi yönleri deÄŸiÅŸmektedir? DeÄŸiÅŸme yoksa kiÅŸilik
belirli bir yaşta donup kalmakta mıdır? Yirmi ya da otuz yaşından
sonra kiÅŸilikte hiçbir deÄŸiÅŸiklikten söz edilemez mi?

William James 1887'de ÅŸöyle yazıyordu: "ÇoÄŸumuzda karakter
otuz yaşın gelmesiyle birlikte alçı gibi katılaşır ve bir daha asla
yumuÅŸamaz." Bedenimiz yıllarla bükülse ve düÅŸüncelerimiz zamanla deÄŸiÅŸse
de, temelde deÄŸiÅŸmez kalan bir kiÅŸilik, bir iç benlik vardır.

Zick Rubin'e (1981) göre, kiÅŸiliÄŸin kararlılığına iliÅŸkin bu görüÅŸ
geçmiÅŸ yüzyıllarda psikolojik bir "dogma" olarak kabul edilmiÅŸti.
1970'lerden sonra ise bu geleneksel görüÅŸ eskimeye baÅŸladı. Sadece
çocuklukta deÄŸil yaÅŸam boyunca deÄŸiÅŸme kapasitesi vardır ve bugün
deÄŸiÅŸim ve büyüme sözcükleri atasözü olmuÅŸ gibidir. KiÅŸiliÄŸin yaÅŸam
boyunca deÄŸiÅŸimi sürdürdüÄŸü görüÅŸü Jung ve Erikson'un kuramlarından
destek alarak pek çok yandaÅŸ bulmakta ve böylece yeni bir
"dogma" oluşmaktadır.

Rubin'in dediÄŸi gibi, kiÅŸilik psikolojisinde ÅŸimdi yeni bir "dogmalar
savaşı"yla karşı karşıyayız. Bu savaşta yan tutmanın, biri metodolojik
(yöntemlere baÄŸlı), diÄŸeri ideolojik (dünya görüÅŸlerine baÄŸlı) iki
kaynağı olduÄŸu söylenebilir.

a) Yöntembilimsel yaklaşım. GeliÅŸim araÅŸtırmalarının çoÄŸunda
kesitsel yöntem kullanılır. GeliÅŸim psikolojisinde kesitsel araÅŸtırmanın
egemenliÄŸi, çocukların yetiÅŸkinlerden, yaÅŸlıların gençlerden
farklı olduÄŸu görüÅŸünün yerleÅŸmesine yol açmıştır. Berkeley'den psikolog
Jack Block, "KiÅŸilik araÅŸtırmalarının belki yüzde doksanının
yöntembilimsel bakımdan yetersiz, kavramsal içerikten yoksun ve hatta
aptalca olduğu" savını ortaya atmaktadır. Kişilik araştırmaları, yeterince
sınanmamış ölçmelerle (isteyen herkes yarım günde yeni bir "kiÅŸilik
ölçeÄŸi" geliÅŸtirebilir), küçük örneklemlerle ve rastgele hedeflenmiÅŸ
stratejilerle ("bilgisayara ver, korelasyonlar al!") doludur. Dikkatli
ve özenli boylamsal araÅŸtırmalar yok denecek kadar azalmıştır. Åžu
halde, insanların önceden kestirilemez olduÄŸu görüÅŸü, insan doÄŸasının
deÄŸil, insan doÄŸasını incelemekte kullanılan rastgele yöntemlerin ürünüdür.

Böylece, deÄŸiÅŸim ve kararlılık yanlıları arısındaki anlaÅŸmazlığın
çoÄŸunun yöntembilimden kaynaklandığı görülmektedir. Özelliklerin
sürekliliÄŸini savunanlar genellikle katı kiÅŸilik testlerine, deÄŸiÅŸimi
vurgulayanlar ise daha niteliksel, klinik betimlemelere dayanmaktadırlar.
Psikometrisyenler klinik verileri güvenilmez saymakta, buna karşılık
klinisyenler de psikometrik verileri saçma bulmaktadırlar.

Åžimdi, her iki türden araÅŸtırmaları gözden geçirerek bir sonuca
varmaya çalışalım.

Jack Block, denekleri ortaokul yıllarından başlayarak kırk yaşına
kadar izleyen araÅŸtırmasında 20 yılı aÅŸkın bir sürede tutum listelerinden
görüÅŸme kayıtlarına kadar çok zengin bir veri arÅŸivi oluÅŸturmuÅŸ,
kiÅŸilik raporlarını derinliÄŸine çözümlemiÅŸtir. Böylece Block
kişilikte dikkate değer bir kararlılık (stability) bulmuştur. Deneklerin
ortaokul yıllarındaki ve daha sonra kırk yaşlarındaki puanları arasında
istatistiksel bakımdan anlamlı bir korelasyon vardır. En özeleÅŸtirici
ergenler yine en özeleÅŸtirici yetiÅŸkinler idiler, neÅŸeli gençler kırk
yaşında da neÅŸeli yetiÅŸkinlerdi, okuldayken huyları dalgalanma gösterenler
orta yaÅŸlarda da hala dalgalanma gösteriyorlardı.

Kişiliğin kararlılığı konusunda Baltimor'lu psikologlar Paul T.
Costa ve Robert R. MeCrae'nin orta yıllarla ileri yetişkinlik yıllarına
iliÅŸkin bulguları da ilgi çekicidir. Boston'da 25-82 yaÅŸları arasında 400
erkek on yıl arayla iki kez ve Baltimor'da 20-76 yaşları arasında 200
erkek altı yıllık aralarla üç kez testten geçirildi. Sonuçlar bir ÅŸarkı
sözünden alınan baÅŸlıkla yayınlandı: "Bunca Yıldan Sonra Aynı" (1980).
Bulgulara bir örnek olarak ÅŸu verilebilir: "19 yaşında kendini kabul ettiren
40 yaşında da kendini kabul ettirmektedir, 80 yaşında da."

Minnesota Üniversitesi'den Gloria Leon ve arkadaÅŸları, 71 erkeÄŸin
1947'de aşağı yukarı elli yaşlarındayken ve 1977'de seksen yaşındayken
MMPI testi sonuçlarını çözümlediler ve on üç ölçekte yüksek
korelasyon saptadılar. Berkeley'de Paul Mussen ve arkadaşları 53 kadınla
30 ve 70 yaÅŸlarında yapılan görüÅŸme sonuçlarını çörümleyerek
içedönüklük-dışadönüklük boyutlarında yüksek korelasyon buldular.
Costa ve McCrae içedönüklük-dışadönüklük ölçümlerinde yüksek derecede
kararlılık olduÄŸunu gördüler; "nörotiklik" alanında da çok sabitlik
buldular. Nörotikler yaÅŸam boyunca olası yakınmacılardır. YaÅŸlandıkça
farklı ÅŸeylerden yakınıyorlar (örneÄŸin, genç yetiÅŸkinlikte aÅŸk
konusunda, kırk yaşlarında orta yaş bunalımından, ileri yetişkinlikte
saÄŸlık sorunlarından), fakat hala yakınıyorlar. En az nörotik kiÅŸi aynı
olaylara daha yüksek bir ılımlılıkla tepki gösteriyor. Boylamsal araÅŸtırmalar
yetiÅŸkinlik boyunca insanların coÅŸkunluk, etkinlik, düÅŸmanlık
ve içtepisellik düzeylerinde çok hafif bir düÅŸüÅŸ olduÄŸunu göstermektedir.
25 yaşında içtepisel olan biri 70 yaşında birazcık daha az
içtepisel olabilir, fakat hala yaşıtlarından daha fazla içtepisel olması
çok olasıdır.

İnsanlar belirli bir grup içinde ölçülen özelliklerini koruyorlar.
Fakat her biri yaÅŸlandıkça deÄŸiÅŸiyor olabilir. EÄŸer herhangi biri yaÅŸamının
sonraki bölümünde de aÅŸağı yukarı aynı derecede içe dönüyorsa
içe dönüklük ölçümlerindeki korelasyon hala yüksek olabilir,
dolayısıyla aldatıcı bir kararlılık görünümü verebilir. Gerçekten de,
psikolog Neugarten insanların yaÅŸamın ikinci yarısında daha içe dönük
olmaya genel bir eÄŸilim gösterdiklerini ileri sürmektedir. Oysa
yeni boylamsal araÅŸtırmalar insanların yaÅŸlandıkça içedönüklükte pek
az artış gösterdiklerini ortaya koymaktadır. DeÄŸiÅŸim o kadar azdır ki,
Costa ve McCrae bunun pratik anlamının çok az olduÄŸunu düÅŸünmektedir.

Mischel kiÅŸiliÄŸin sürekliliÄŸi konusundaki araÅŸtırmaları gözden
geçirmiÅŸ ve belli baÅŸlı bulguları özetlemiÅŸtir. KiÅŸiliÄŸin süreklilik görülen
yönlerinden biri, insanın kendini tanımlamasında ortaya çıkmaktadır.
Boylamsal bir araştırmada, bireylerin 19,5 yaşında ve 44,5
yaşında kendilerini tanımlamalarında deÄŸiÅŸiklik görülmüyor. Mischel'in
oldukça tutarlı bulduÄŸu bir alan da "biliÅŸsel üslup" olmuÅŸtur.
ÖrneÄŸin, biliÅŸsel üslup ile bağımlılık-bağımsızlık iliÅŸkisi yüksek bir
korelasyon göstermektedir. BiliÅŸsel üslup alanının tutarlılığı zihinsel
süreçlerin tutarlılığından kaynaklanıyor olabilir. BiliÅŸsel üslup (cognitive
style), bireylerin algılarını örgütlemede ve sınıflamada ortaya
koydukları kararlı tercihlerdir. Çevremizin çeÅŸitli yönleriyle uÄŸraşırken
her birimiz özel bir biliÅŸsel üslup kullanırız. BiliÅŸsel üslupta insanların
birbirinden farklılaÅŸtığı boyutlardan biri sorun çözme yaklaşımlarıdır.
Kimileri bir soruna -doÄŸruluÄŸu konusunda hiçbir kaygı
duymaksızın- çok çabuk yanıt verirler, aynı zekaya sahip kimileri de
çok zaman harcarlar; birincilere "içtepisel" (impulsive), ikincilere de
"düÅŸünceli" (reflective) kiÅŸiler denir. AraÅŸtırmalar, sorun çözmede
içtepisel çocukların düÅŸünceli çocuklardan daha geri olduklarını ortaya
koymaktadır; öte yandan, içtepisel çocuklar karmaşık görevleri
düÅŸünceli çocuklardan daha çabuk yerine getirmektedirler. BiliÅŸsel
üslubun bir baÅŸka boyutu da bağımlılık-bağımsızlık alanıdır. "Alan-bağımsız"
kiÅŸiler bir sahnenin ögelerini çözümlemeye yöneliyorlar,
ögeleri geri planından ayırarak ele alıyorlar; buna karşılık, "alan-bağımlı"
kiÅŸiler bir sahneyi bir bütün olarak ele alıyor ve onu oluÅŸturan
bireysel ögeleri görmezlikten geliyorlar. AraÅŸtırmalar, alan-bağımsız
üniversite öÄŸrencilerinin matematiÄŸe, doÄŸa bilimlerine, mühendisliÄŸe
ve yüksek düzeyde çözümleyici düÅŸünce gerektiren konulara yöneldiklerini;
buna karşılık, alan-bağımlı öÄŸrencilerin insan ve toplum bilimlerine,
eÄŸitime ve bütüncü bir bakış gerektiren alanlara yöneldiklerini
göstemmektedir.

Mischel, kendimize iliÅŸkin tipolojimizin ve dünyayı algılayışımızın
da zaman içinde deÄŸiÅŸmediÄŸini belirtmektedir. BaÅŸka bir deyiÅŸle,
bireyin kendisini ve baÅŸkalarını tanımlamak için kullandığı "özel
yapılar" zamana dayanıklıdır. Belki de bunun nedeni, bu yapıları oluşturan
biliÅŸsel ve zihinsel süreçlerin tutarlılığıdır. Mischel, seçici algının
sürekliliÄŸinden söz etmekte, zihin, gerçek dünyanın karmaşıklığını
basite indirgeyen bir biçimde iÅŸlediÄŸini söylemektedir.

Özetle, zaman içinde en çok kararlılık gösteren kiÅŸilik özellikleri,
bireylerin biliÅŸsel üslupları ve benlik tanımlarıdır. Dürüstlük,
saldırganlık, otoriteye karşı tutum gibi daha psikodinamik kişilik
özellikleri, daha düÅŸük düzeyde olmakla birlikte istatistiksel bakımdan
anlamılı korelasyonlar göstermektedir.

KiÅŸiliÄŸi bir etkileÅŸim sistemi olarak ya da bireyle durumun ortak
ürünü olarak kabul edersek bu bulgular daha da anlam kazanmaktadır.
O zaman bu etkileÅŸimsel sistemde bir süreklilik var demektir. Kurt Lewin,
"bireyin herhangi bir durumdaki davranışı, o durumun özelliÄŸinin,
onu bireyin algılayış biçiminin ve o zamanki özel davranış eÄŸiliminin
ortak ürünüdür" der. Böylece, deÄŸiÅŸim ve kararlılık kiÅŸilikte
aynı anda yer alabilmektedir. Aynı bütüne Freud'çu yaklaşımla bakıldığında
süreklilik, davranışçı yaklaşımla bakıldığında deÄŸiÅŸim görmek
olanaklıdır. Ancak sorun yalnızca yöntem sorunu da deÄŸildir.

b) Dünya görüÅŸünün etkisi. İnsan yaÅŸamı için neyin daha
önemli olduÄŸu konusundaki temel görüÅŸ farklılığı kiÅŸilik tartışmalarına
da yansımaktadır. Costa ve McCrae zaman içinde tutarlı kalan
kiÅŸiliÄŸin deÄŸerini, kararlı bir kimlik duygusunun temel ögesi olarak
vurgulamaktadır: "Eğer kişilik kararlı olmasaydı gelecekteki yaşamımız
konusunda seçim yapma yeteneÄŸimiz çok sınırlı olurdu." EÅŸ, meslek
ya da arkadaÅŸ konusunda akıllı seçimler yapacaksak nelerden hoÅŸlandığımızı
bilmek zorundayız. Costa ve McCrac, kararlı bir kişiliğin
korunmasını yaşamın değişiklikleri karşısında insanın yaşamsal bir
baÅŸarısı olarak görmektedir.

Sosyolog O. G. Brim ise büyüme gizilgücünü insanlığın temeltaşı
olarak görmektedir: "İnsan, sürekli olarak çevresine egemen olmaya
çabalayan ve gitgide olduÄŸundan daha fazlası olan dinamik bir
organizmadır." Brim, "Ben, psikolojiyi özgürleÅŸmenin hizmetinde görüyorum,
baskının deÄŸil!" demektedir. GeçmiÅŸte Sullivan da, insanın
deÄŸiÅŸmesi gerektiÄŸini, aksi halde öleceÄŸini söylemekteydi. Sullivan,
insan kiÅŸiliÄŸinin temellerinin Freud'un ileri sürdüÄŸü gibi ilk çocukluk
döneminde atıldığını kabul etmez, kiÅŸiliÄŸin oluÅŸumunu belirleyen yaÅŸantıların
bu yaÅŸlardan sonra ortaya çıktığını savunur. Nitekim, geliÅŸim
psikolojisinde de bugün artık Freud'çu anlamda katı ve sınırlı bir
kiÅŸilik oluÅŸumu görüÅŸünü savunmaya olanak kalmamıştır. Yine de,
kiÅŸiliÄŸin sürekliliÄŸi sorunu psikolojinin en zor sorunlarından biri
olarak kalmaktadır.

Sorunun çözümsüz kalmasının nedeni, Zick Rubin'in (1981)
dediği gibi, değişim ve kararlılık arasındaki gerilimin, sadece akademik
tartışmalarda deÄŸil, insan olarak her birimizin içinde de bulunmasıdır.
YetiÅŸkin kiÅŸiliÄŸinin geliÅŸimi konusunda eksiksiz bir tablo,
aynı kalma ve deÄŸiÅŸme arasındaki bu gerilimi kaçınılmaz olarak yansıtacaktır,
Brim ve Kagan ÅŸöyle yazmaktadır: "Bir yanda kimlik duygusunu,
süreklilik duygusunu koruma konusunda güçlü bir dürtü vardır,
çok çabuk deÄŸiÅŸme ya da dış güçlerce deÄŸiÅŸtirilme korkusunu yatıştıran...
Öbür yanda, her insan doÄŸal olarak, ÅŸimdi olduÄŸundan fazlasını
olma isteÄŸiyle çabalayan amaçlı bir organizmadır." KuÅŸkusuz,
kiÅŸiliÄŸin bazı yönleri (huzurlu ya da sıkıntılı olmaya eÄŸilim gibi) diÄŸer
yönlerinden (çevreye egemen olma duygusu gibi) tipik olarak daha
kalıcı ve kararlı olabilir. Yine de, her birimizin zaman içinde hem
kararlılığı hem değişimi yansıtacağımızı kabul etmek gerekir. Nitekim,
akademik tartışmanın her iki ucundaki kişiler de kişiliğin her iki
özelliÄŸi birlikte taşıdığı görüÅŸünde birleÅŸmektedirler. Kendi savlarını
ÅŸiddetle savunurken bile olasılıkları da bildirmektedirler. ÖrneÄŸin
Costa, "19 yaşında kendini kabul ettiren 80'inde de ettirir" derken,
"bunu deÄŸiÅŸtirecek herhangi bir ÅŸey olmadıkça..." diye eklemektedir.
Brim de, insanların kiÅŸiliklerinin ve özellikle özdenetim ve özsaygı
duygularının yaÅŸam boyunca deÄŸiÅŸimi sürdüreceÄŸini vurgularken, "takılıp
kalmadıkça..." demektedir.

c) KiÅŸiliÄŸin etkileÅŸen yönleri. KiÅŸilikte kalıcı ve deÄŸiÅŸken yönlerin
birlikte bulunduğunu kabul etmek, bunların birbirleriyle etkileştiğini
de kabul etmeyi gerektirir. Allport (1961) kişilik kuramları
arasındaki temel farklılıkları saptarken davranışçı, derinlikçi ve
etkileÅŸimci görüÅŸleri ayırt eder. EtkileÅŸimci görüÅŸ kiÅŸiliÄŸi bir oluÅŸum
süreci olarak görür. Bu görüÅŸ, diÄŸer iki yaklaşımın katkılarını yadsımamakta
ve kiÅŸiliÄŸi süreç (deÄŸiÅŸim) ve yapı (kararlılık) olarak ele almaktadır.
KiÅŸilik ancak bu farklı yünlerin etkileÅŸimiyle var olabilir ve kiÅŸiliÄŸin
anlaşılması ancak bu bütünlüÄŸün ışığında olanaklıdır. G.W. Allport'un,
G.H. Mead'in, D.C. Kimmel'in paylaÅŸtığı bu görüÅŸ, bireysel kiÅŸilikleri,
sayısız toplumsal etkileÅŸimlerle yoÄŸrulmuÅŸ, özel fizyolojik,
algısal ve kavramsal sistemler içeren bir bütün olarak görür. Sullivan'ın
kiÅŸilik tanımı da böyledir: "KiÅŸilik, insan yaÅŸamını niteleyen
sürekli kiÅŸilerarası durumların oldukça kalıcı bir örüntüsüdür." Karşılıklı
etkileÅŸen bu süreçlerin ortasında insan organizması aynı oranda
karmaşık biliÅŸsel ve duygusal süreçlerle iÅŸlev görür. ÖrneÄŸin Carson,
bireyin plan yapmasının, bilgiyi işlemesinin, geribildirimden yararlanmasının
ve gelecek iÅŸlemler için kararlar almasının karmaşık yapısını
açıklamaya çalışmıştır. Bu süreçte birey kiÅŸisel bir üslup geliÅŸtirir ve
bu üslup hep korunur. Bir baÅŸka örnek Mead'in simgesel etkileÅŸim kuramıdır.
Mead'e göre benlik toplumsallaÅŸma süreci içinde ortaya çıkmaktadır.
İnsanda doÄŸal olarak varolan etkileÅŸim dilin ortaya çıkmasına
neden olmuÅŸtur. Dil, benliÄŸin geliÅŸmesinde ve iÅŸleyiÅŸinde temel
bir etkendir. Dil öÄŸrenilirken, sözcüklerin simgelediÄŸi düÅŸünceler, tutumlar
ve duygular da öÄŸrenilir. Çocuk, ancak dili öÄŸrendikçe paylaÅŸabildiÄŸi
ve toplumsal anlamlar taşıyan bir dünyaya girebilir. Birey, baÅŸkalarının
kendisi karşısında takındıkları tutumların ışığında kendisi
üzerinde düÅŸünmeye baÅŸlar, böylece kendi özbilincine varır, toplumsal
bir benlik edinir, sonuçta kendini baÅŸkalarının yerine koyabilme ve
baÅŸkalarının rollerini üstlenebilme yeteneÄŸini kazanır.

KiÅŸilik konusunda çok ÅŸey söylemek olanaklı olmakla birlikte,
sayısız açıklamalar içinde kaybolmamak için son olarak temel bir kavramla
ilgili açıklamalara yer vermekte yarar var. Güdü (motivation)
kavramı niçin sorusuna yanıt vermeye yarayan bir kavramdır. Niçin
insanlar çeÅŸitli roller alırlar, planlar yaparlar, bedelinden daha yüksek
ödüller umarlar? vb. Bu soruların yanıtı için baÅŸarı, merak, acıdan
kaçınma gibi çeÅŸitli güdülerden söz edilmiÅŸtir. Ancak, "geliÅŸme sürecinde
olan bir varlık" olarak insan için en uygun güdü "kendini gerçekleÅŸtirme"
ve "yeterlilik" güdüsüdür. Rogers'a göre, "Kendini gerçekleÅŸtirme
güdüsü, insan organizmasının kendi gizilgücünü en üst
düzeyde gerçekleÅŸtirmek için sahip olduÄŸu eÄŸilimdir; belirli bir toplumsal
çevrede organizmasını ve bütün kapasitelerini koruma ve geliÅŸtirme
arayışıdır." Yeterlilik güdüsü de bireyin çevresiyle etkileÅŸime
girmesini saÄŸlar. Bu güdülerin yetiÅŸkinlik yaÅŸamında ortaya çıkması
deÄŸiÅŸik noktalarda farklılık gösterecektir, yine de bunlar bireyin toplumsal
ve fiziksel çevresiyle etkileÅŸiminin amaçlarını belirler.

Sonuç olarak, önce kiÅŸiliÄŸin etkileÅŸen yönleri var: Fizyolojik süreçler,
kiÅŸisel üsluplar, toplumsal roller gibi. Bu yönler bir bakıma
içseldir, yani biz onları içimizde taşırız. İkinci olarak, kiÅŸiliÄŸin dış
yönleri var: Toplumsal durumlar, davranışların sonuçları, toplumsal
etkileÅŸim ağı gibi. Üçüncü olarak, bu yönlerin etkileÅŸtiÄŸi yer ya da
benlik var. Dördüncü olarak, kiÅŸilik belirli bir toplumsal etkileÅŸim
kalıbı içerisinde kendini gerçekleÅŸtirme ve yeterliliÄŸe ulaÅŸma çabası
içindedir. BeÅŸinci olarak, kiÅŸilik sürekliliÄŸini korurken deÄŸiÅŸime de
uÄŸrar. Altıncı olarak, kiÅŸilik geleceÄŸe dönüktür, ÅŸimdinin sonuçlarından
etkilenir, aynı zamanda geçmiÅŸle de baÄŸlantılıdır, ama geçmiÅŸ tarafından
belirlenmez. Son olarak, kiÅŸilik bu deÄŸiÅŸik ögelerden farklı
bir bütündür. Bu özellikler karmaşık yetiÅŸkin kiÅŸiliÄŸini de çerçeveleyen
özelliklerdir (D.C. Kimmel, 1974).

:::::::::::::::::

2. YetiÅŸkinlikte KiÅŸilik

KiÅŸilik, hem oluÅŸum hem de içerik ögelerini bir arada taşıyan,
aynı şekilde hem değişime hem de kararlılığa olanak tanıyan karmaşık
ve dinamik bir sistemdir. KiÅŸilik etkileÅŸen bir sistem olarak kabul
edildiÄŸinde, herhangi bir alandaki deÄŸiÅŸimin sistemin bütününde de deÄŸiÅŸime
yol açacağı açıktır. ÖrneÄŸin, dış alanlardaki (toplumsal çevredeki)
deÄŸiÅŸim toplumsal etkileÅŸimde de deÄŸiÅŸime neden olur, o da toplumsal
rol ve davranışta deÄŸiÅŸime yol açar. Bu rol deÄŸiÅŸimleri bireyin
benlik algısını ve kavramını deÄŸiÅŸtirir, bu da kiÅŸilik özelliklerinin ve
üsluplarının deÄŸiÅŸimine neden olur. Bu deÄŸiÅŸimin derecesi toplumsal
deÄŸiÅŸimin derecesine baÄŸlıdır. Öte yandan, kiÅŸilik sisteminin kararlılığı
da söz konusudur; ayrıca en özel yönler en az deÄŸiÅŸim gösterirler,
üstelik yetiÅŸkinlikteki roller de oldukça tutarlıdır. Dış tutarlılık kiÅŸilik
tutarlılığını da pekiştirir.

YetkiÅŸkinin kiÅŸilik sistemindeki geliÅŸimsel deÄŸiÅŸimler merkezkaç
bir özellik taşır, yani birey içerden dışarıya doÄŸru döner. Yeni rollerin
öÄŸrenilmesi, yeni kiÅŸilik üsluplarının ve benlik kavramlarının
geliÅŸtirilmesi, birey ile geniÅŸleyen çevresi arasında uygunluk saÄŸlama
gereksinmesinden doÄŸar. Kuhlen yetiÅŸkinliÄŸin bu dönemindeki geliÅŸime
"geniÅŸleme büyümesi" adını verir. Bu dönem, baÅŸarıya ulaÅŸma, güç
kazanma, kendini gerçekleÅŸtirme ve yeterlilik eÄŸiliminin en üst düzeyde
olduÄŸu dönemdir.

YetiÅŸkinliÄŸin orta yıllarında kiÅŸilik sistemi içinde bir denge durumu
söz konusudur. Hem bireyin toplumsal dünyası geniÅŸleme hızını
yitirmiÅŸtir, hem de birey geniÅŸlemeyle baÅŸa çıkabilecek beceriler
geliştirmiştir. Ayrıca, bireyin kendine ilişkin deneyimi de artmış ve birey
kiÅŸiliÄŸinin iç ve dış yönlerini daha iyi bütünleÅŸtirebilir duruma gelmiÅŸtir.
Ancak, yaşın ilerlemesiyle birlikte dış toplumsal durumlar
önemini yitirmeye ve içsel süreçler önem kazanmaya baÅŸlar. Birey
yaÅŸlandıkça toplumsal rollerinin sayısı ve çeÅŸitleri azalmaya, toplumsal
etkileÅŸim sıklığı düÅŸmeye, kiÅŸiliÄŸin daha iç özellikleri açığa çıkmaya
baÅŸlar. Orta yıllarda elde edilmiÅŸ yeterlilik duygusu, birey yaÅŸlandıkça
yaşanacak yılların sınırlı olduğu bilinciyle, giderek kendini
gerçekleÅŸtirme çabasına yerini bırakır. Bu geliÅŸmeyi vurgulayan yazarlardan
biri de Jung'tur (1933): "Yaşlanan insanlar artık yaşamlarının
artmadığını ve genişlemediğini farketmekte ve karşı konulmaz
bir iç güç yaÅŸamı gitgide daraltmaktadır. Genç bir insan için kendi
kendisiyle fazlaca ilgilenmek neredeyse bir suç, en azından bir tehlikedir.
Oysa yaÅŸlanmakta olan bir insan için kendi kendisine ciddi bir ilgi
göstermek bir zorunluluk ve görevdir."

Elli yaÅŸlarından baÅŸlayarak kiÅŸilikte görülen geliÅŸimsel deÄŸiÅŸimler,
daralma, merkezde yoÄŸunlaÅŸma ve içselliÄŸin artması biçiminde
ortaya çıkmaktadır. YaÅŸlılıktaki kiÅŸilik deÄŸiÅŸimi araÅŸtırmalarını gözden
geçiren Riley, Foner ve arkadaÅŸları, yaÅŸlıların gençlere oranla daha
katı, değişen uyaranlara daha zor uyan, tutumlarında dogmatiklik
düzeyi yüksek, daha hoÅŸgörüsüz, toplumsal baskıya daha dayanıklı
kiÅŸilikte olduklarını bulmuÅŸlardır. YaÅŸlılar daha edilgin, iç dünyalarına
daha dönük, kendi duyguları ve fiziksel iÅŸlevleriyle daha ilgilidirler.
Duyu ve sinir merkezlerinin uyarılmasındaki düÅŸüÅŸ ve zihinsel yetilerin
deÄŸiÅŸimi de bu özellikleri etkiliyor olabilir.

Chicago Üniversitesi'nce, özel kiÅŸilik özelliklerinin deÄŸiÅŸimi yerine,
bütün kiÅŸilik sisteminde yaÅŸla ortaya çıkan deÄŸiÅŸimler araÅŸtırılmıştır.
Kansas kentinde 40-90 yaşları arasmdaki 700 denek 7 yıl boyunca
sürekli incelenmiÅŸtir. AraÅŸtırmada yaÅŸa baÄŸlı üç kiÅŸilik deÄŸiÅŸimi
bulunmuÅŸtur: Cinsiyet rolü algılamasında, içe yönelmenin artışında ve
sorunlarla baÅŸaçıkma üslubunda. KiÅŸiliÄŸin fazla deÄŸiÅŸim göstermeyen
yönleri olduÄŸu da saptanmıştır. Bulgular kiÅŸilikte hem deÄŸiÅŸim hem de
kararlılık olduÄŸu görüÅŸünü desteklemektedir. Bu araÅŸtırmada deÄŸiÅŸim
göstermeyen kiÅŸilik özelliklerinin ortak noktası, bunların kiÅŸiliÄŸin uyuma
yönelik özellikleri olmasıydı. Bunlar Neugarten'in "KiÅŸiliÄŸin
toplumsal-uyumsal özellikleri" dediÄŸi özelliklerdir. Testler, kiÅŸiliÄŸin
uyum özellikleri ve genel kiÅŸilik yapısı alanlarında bireyler arasında
farklılık olduÄŸunu göstermekte, ama yaÅŸla farklılaÅŸma olmadığını ortaya
koymaktadır. Sağlıklı yaşlı insanlarda yaşa bağlı farklılaşma
görülmemekte, buna karşılık hastalığın kronolojik yaÅŸtan daha etkili
bir değişken olduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak, bulgular kişiliğin
toplumsal-uyumsal niteliklerinde yaÅŸla deÄŸiÅŸimin çok fazla olmadığı
doÄŸrultusundadır. Åžu halde, kiÅŸiliÄŸin "içerik" yönleri (kiÅŸisel üslup,
kiÅŸilik çizgileri ve diÄŸerleri) orta ve ileri yaÅŸlarda oldukça kararlılık
göstermektedir. Ayrıca bulgular, birey ile toplumsal çevresi arasındaki
uyum iliÅŸkisinin oldukça kararlı olduÄŸunu ortaya koymaktadır. YaÅŸla
yeni roller edinilse bile kiÅŸilik içeriÄŸi aynı kalmaktadır.

Buna karşılık, Kansas City araÅŸtırması kiÅŸiliÄŸin "oluÅŸum" yönlerinde
yaÅŸla birlikte oldukça önemli deÄŸiÅŸimler saptamıştır. Bu deÄŸiÅŸimlerden
biri, yaÅŸ ilerledikçe "kiÅŸiliÄŸin gittikçe içselleÅŸmesi"dir. Bu
deÄŸiÅŸim orta yıllarda kendi kendine düÅŸünme ve içebakış olarak ortaya
çıkmaya baÅŸlıyor, gitgide daha belirgin hale geliyor. Ayrıca baÅŸka
araÅŸtırmalarda da, yaÅŸla birlikte ego enerjisinde azalma ve ego üslubunda
deÄŸiÅŸme olduÄŸu, içsel dürtülere duyarlı olma özelliÄŸinin arttığı
bulunmuÅŸtur. Bu bulgular projektif testlerden elde edilmiÅŸtir.

Bulgular, dış dünya görevleri için kullanılan ego enerjisinin yaÅŸla
azaldığını göstermektedir. YaÅŸlı insanlar dış uyarıcılar yerine iç
uyarıcılara karşı daha duyarlıdırlar, duygusal yatırımları artmaktadır. Ego
üslubu da deÄŸiÅŸmekte, etkin denetimden edilgin denetime yönelinmektedir.
Cinsiyet rolü algılamasındaki deÄŸiÅŸim TAT testi ile saptanmıştır.
Buna göre, erkekler gittikçe daha boyun eÄŸici, kadınlar ise
daha çok yetkeci olmaya yönelmektedirler. Ayrıca, kadınlar yaÅŸlandıkça
kendi saldırgan ve benmerkezci dürtülerine karşı daha hoÅŸgörülü
olurken, erkekler kendi duygusallık ve bağımlılık dürtülerine
karşı daha hoÅŸgörülü olmaktadırlar. Bu sonuçlar Jung'un klinik gözlemlerini
destekler niteliktedir.

Neugarten, bu bulguları ÅŸöyle özetlemektedir: 40 yaşındakiler
çevreyi, cesareti ve riske girmeyi ödüllendirici olarak görürken,
kendilerini de bu doÄŸrultuda çıkacak fırsatları deÄŸerlendirebilecek güçte
görmektedirler. 60 yaşındakiler ise çevreyi karmaşık ve tehlikeli olarak
görürler. YaÅŸamla baÅŸaçıkma üslupları yaÅŸla birlikte belirgin farklılıklar
göstermektedir. İç dünyaya ilgi artar, dış dünyadaki insan ve
nesnelere duygusal yatırım azalır. Dış dünyadan iç dünyaya doÄŸru bir
geçiÅŸ söz konusudur. ÇeÅŸitli uyarıcılarla ve zorlu durumlarla baÅŸaçıkmada
düÅŸüÅŸ ve isteksizlik görülür. YaÅŸlılar düÅŸüncelerini aktarmada
daha dogmatik terimlere baÅŸvururlar, neden-sonuç iliÅŸkisini açıklamada
başarısızdırlar, başkalarının tepkilerine duyarlılık azalır, vb.

Daha önce belirtildiÄŸi gibi, Neugarten, evre kuramcılarının tek
yönlü ilerleme görüÅŸünü reddetmekte ve yaÅŸam süresinde deÄŸiÅŸmez
bir kararlılık olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca ona göre yaÅŸlılığın yaÅŸ
sınırları da deÄŸiÅŸmektedir. AraÅŸtırmacılar bugün genç-yaÅŸlı (young-old)
ile yaşlı-yaşlı (old-old) arasında ayırım yapıyorlar ve bunları birbirinden
ayıran belirli yaşlar da yoktur. Birleşik Devletler'de emekliler
arasında genç-yaÅŸlılar hızla artıyor; bunlar, fiziksel ve zihinsel bakımdan
dinç, mali bakımdan refah içinde, siyasal bakımdan etkin, tüketici
olarak da hırslı kiÅŸilerdir, zamanlarını iyi bir biçimde deÄŸerlendiriyorlar.
YetiÅŸkinliÄŸin yaÅŸ sınırları deÄŸiÅŸtiÄŸi için, 30 yaşında fakülte dekanı,
35 yaşında büyükanne, 50 yaşında emekli, 65 yaşında ilkokulda
çocuÄŸu olan baba, 55 yaşında yeni bir iÅŸ baÅŸlatan dul, 70 yaşında üniversite
öÄŸrencisi olan insanlar var. "Yaşına göre davran!" uyarısının
günümüzde hiçbir anlamı kalmamıştır.

Öte yandan, Neugarten'e göre, bunalım kavramı da anlamını yitirmektedir.
Evden ayrılma, evlenme, anababa olma, menopoz, emeklilik
gibi olaylar yaÅŸamın normal "dönüm noktaları"dır. KuÅŸkusuz,
bunlar benlik kavrammda ve kimlikte deÄŸiÅŸimlere yol açarlar ve insanlar
bu olayları deÄŸiÅŸik güçlük derecelerinde yaÅŸarlar; ama "bunalım"
yaratmazlar. ÖrneÄŸin, orta yaÅŸlı erkeklerin çoÄŸu için emeklilik
normal bir olaydır. Emeklilik 65 yerine 50 yaşında gelirse asıl o zaman
bir bunalım olabilir. İnsanlar 40, 50 ya da 60 yaşında olmaktan
değil, bu yaşlarda ne yapacakları konusunda kaygı duyuyorlar. Yeniden
genç olmak istemiyorlar, ama toplumsal bakımdan kabul gören ve
kiÅŸisel bakımdan doyum saÄŸlayan yönlerde yaÅŸlanmak istiyorlar (B.L.
Neugarten, 1980).

KiÅŸilik açısından açıklanması gereken konulardan biri de kiÅŸilikteki
iç gerilimdir. "KiÅŸilik farklılaÅŸması" kiÅŸinin benlik kavramındaki
özelleÅŸmenin ve karmaşıklığın artmasının anlatımıdır. KiÅŸiler olgunlaÅŸtıkça,
özel ve biricik bir benlik olmalarına katkıda bulunan özel ilgiler,
deÄŸerler ve roller geliÅŸtirirler. "KiÅŸiliÄŸin bütünleÅŸmesi" ise, benliÄŸin
çeÅŸitli boyutlarının tutarlı bir birlik içinde örgütlenmesidir, benliÄŸin
çeÅŸitli boyutlarının 'aynı' kiÅŸinin parçaları olarak 'birlikte tutulması'dır.
BaÅŸka bir deyiÅŸle, benlik için deÄŸiÅŸik rollerde ve zaman boyunca
bir tutarlılık vardır. Yaşam boyunca kişilik farklılaşması ile
kiÅŸilik bütünleÅŸmesi arasında belirli bir gerilim yaÅŸanır. ErgenliÄŸin son
dönemi ve genç yetiÅŸkinlik sırasında bu gerilim kimlik arayışına yansır.
Aşırı farklılaşma rol dağınıklığıyla ya da uygunsuz kimlik tanımlamasıyla
sonuçlanabilir. Erken bütünleÅŸme ise yanlış kimlik kararlarıyla
sonuçlanabilir. YetiÅŸkinlikteki kimlik geliÅŸiminin önde gelen
sorunu, yetiÅŸkinden beklenen birçok farklılaÅŸmış rol karşısmda bütünleÅŸmiÅŸ
bir benlik duygusuna ulaşmış olmaktır.

Knox, orta yaÅŸlardaki benlik geliÅŸiminin belirli bir örüntü izlediÄŸini
söylemektedir: a) Yirmilerin sonları ve otuzların baÅŸları: Bu
dönem bir durulma, düzen ve çabalama dönemidir. b) Otuzların sonları
ve kırkların baÅŸları: Bu dönem hem görünüÅŸün hem de etkinliÄŸin
yeniden yönlendirildiÄŸi dönemdir. Bu dönemde yetiÅŸkinlerin çoÄŸu insan
yaşamının hazlarından ve acılarından pay almaya daha istekli
olurlar ve dostluÄŸun kalitesi daha önem kazanır. Varolan benlik duygusu
ile katılım yapısı arasındaki uygunluÄŸun yeniden gözden geçirilmesi
orta yaÅŸ geçiÅŸine yol gösterir. c) Kırkların ortaları ve altmışların
baÅŸları: Bu dönem benlik duygusunda artan bir deÄŸiÅŸkenlik içerir.
Bu dönem boyunca pek çok insan kararlılık, yeterlilik, sorumluluk
ve olgunluk aşamasına ulaşır (Schiamberg ve Smith, 1982).

:::::::::::::::::

3. Cinslere BaÄŸlı KiÅŸilik Özellikleri

Bir çocuÄŸun psikolojik bakımdan erkek ya da kadın olması
sürecini açıklamaya çalışan pek çok kuram vardır. Bunlar, psikanalitik
kuram, toplumsal öÄŸrenme kuramı ve biliÅŸsel geliÅŸim kuramı olarak
üç ana grupta toplanabilir.

a. Psikanalitik Kuram. Freud'a göre çocuklar doÄŸuÅŸta psikolojik
bakımdan iki-cinslidirler. Çocuklar cinse baÄŸlı kimliklerini, ana-babalarıyla
iliÅŸkilerindeki çatışmalı sevgi ve kıskançlık duygularını
çözerek kazanırlar. Erkek çocuk annesine duyduÄŸu erotik sevgiden
vazgeçerek babasıyla özdeÅŸleÅŸmeye girdiÄŸinde, kız çocuk da aynı ÅŸekilde
annesiyle özdeÅŸleÅŸmeye baÅŸladığında cinsel kimliÄŸine kavuÅŸma
yoluna girmiÅŸ demektir. Çocuklar, bu ilk adımdan sonra, kendi cinslerinden
anababalarının davranışlarını, tutumlarını ve değerlerini benimseyerek
cinsel kimliklerini toplumsal yönüyle de geliÅŸtirirler. Ancak,
kız çocuk için sorun erkek çocuk için olduÄŸundan daha karmaşıktır.

Freud'a göre Oedipus yaÅŸantısı kız çocukta üç tür deÄŸiÅŸime yol
açar. Önce, "erojen bölge deÄŸiÅŸimi" (Oedipus sırasında kız çocuk vajinal
erojenliği keşfeder); sonra, "sevgi nesnesi karşısında tutum değişimi"
(önceki fallik evrede kız çocuÄŸun etkin ve saldırgan olan sevgisi
Oedipus yaşantısı nedeniyle gitgide edilginleşir); son olarak, "sevgi
nesnesi deÄŸiÅŸimi" (anneye duyulan etkin sevgi, yerini babaya duyulan
edilgin sevgiye bırakır). Åžu halde kız çocuÄŸun karşı cinselliÄŸe ulaÅŸması
ancak bu üçlü deÄŸiÅŸimden geçerek olanaklı olacaktır. Freud'a
göre erkek cinselliÄŸi çocukluktan yetiÅŸkinliÄŸe kadar her zaman fallik
olduÄŸu için basittir. Buna karşılık kadın cinselliÄŸi karmaşıktır: Önce
çocukluk sırasında erkeksidir (küçük fallus demek olan klitorisin
varlığıyla), sonra ergenlikte kadınsıdır (klitorisin reddedilmesi ve
erkeğin aracılığıyla vajenin keşfedilmesiyle).

Kadın cinselliÄŸine iliÅŸkin Freud'çu açıklama iÄŸdiÅŸ edilme (castration)
olgusuna verilen öneme dayanır. Freud'a göre kız çocuÄŸun psikoseksüel
gelişiminde en sarsıcı olay, başkalarının bir penisi olduğunu,
oysa kendisinin ona sahip olmadığını keşfetmesidir. Freud, "Kendi
iÄŸdiÅŸ edilmiÅŸliÄŸini keÅŸfetmesi kız çocuÄŸun yaÅŸamında en kritik andır"
der. Kız çocuk bu keÅŸfe, kendisinin de bir penisi olması isteÄŸiyle,
ilerde bir penisi olacağı umuduyla ve penise sahip olan daha talihli insanlar
karşısında duyduÄŸu imrenmeyle tepki gösterir. Kendi bedenini
erkek çocuÄŸunkiyle karşılaÅŸtırarak eksik bulan kız çocuk, bu acı
gerçek yüzünden aÅŸağılandığını hissetmiÅŸtir. İşte penis özlemi ya da
penise imrenme (penis envy) bu aşağılık duygusundan doğmaktadır.
Ayrıca bu imrenme sevgi nesnesiyle olan ilişkilerden de kaynaklanır;
kız çocuk sadece özsever gururunu doyurmak için deÄŸil, aynı zamanda
annesine duyduÄŸu libidinal istekleri nedeniyle de bir penise sahip
olmak ister. Ancak, penis yokluÄŸundan sorumlu tutulan anneye duyulan
düÅŸmanlık ve bu çok istenen organı babadan edinme isteÄŸi kız
çocuÄŸun babaya yönelmesine yol açar. Böylece baÅŸlangıçta hem erkek
hem de kız çocuklar sadece bir tek cinsi, erkek cinsini tanırlar.

Freud, penis imrenmesinin kadının sonraki gelişiminde silinmez
izler bıraktığını kabul eder. ÖrneÄŸin, erkeklerle iliÅŸkilerdeki bozukluklar
son çözümlemede penis imrenmesinin sonuçları olarak görülür;
kadının aÅŸağılık duyguları penis yokluÄŸu nedeniyle kendi cinsini horgörme
olarak yorumlanır; en güzel kadın olma ya da en saygın erkekle
evlenme gibi istekler de penis özleminin anlatımıdır, vb.

Karen Horney (1951), Freud'un ve diÄŸer psikanalizcilerin penise
imrenmeyi kadın kişiliğinin temel taşı saymalarının iki nedene bağlı
olduÄŸunu söylemektedir. Birincisi, mevcut kültürel önyargılarla uzlaşık
kuramsal verilere dayanan analizcilerin, kadının erkeğe egemen
olma, erkeÄŸi küçük düÅŸürme, baÅŸarısına gıpta etme, erkekten yardım
almayı reddetme eğilimlerini penis imrenmesine maletme acelecilikleridir.
Daha iyi incelendiğinde, bu eğilimlerin nevrozlu kadınların
olduÄŸu kadar nevrozlu erkeklerin de özellikleri olduÄŸu açıkça görülecektir.
Öte yandan nevrozlu kadınların gözlemlenmesi, söz konusu
bütün eÄŸilimlerin erkekler karşısında olduÄŸu kadar diÄŸer kadınlar ya
da çocuklar karşısında da duyulduÄŸunu göstermektedir. İkinci etken,
kadın hastaların terapide sorunlarının penis imrenmesine dayalı açıklamalarla
ele alınmasını kolayca kabul etme eğilimini analizcilerin farketmemiş
olmasıdır. Bir kadının, doğanın haksızlığına uğrayarak iyi
niteliklerle donatılmadığını düÅŸünmesi, gerçekte çevresinden çok ÅŸey
istediÄŸini, istekleri doyurulmadığında çok öfkelendiÄŸini, onu her
anlaÅŸmazlıkta hoÅŸgörüsüz kılan bir katılık ve yanılmazlık tutumu
geliştirdiğini kavramasından daha kolaydır.

Horney'e göre, bastırılmış dürtüleri gizleyen erkeklik isteklerinin
böyle bir rol oynaması kültürel etkenler yüzündendir. Adler'in de belirttiÄŸi
gibi, Batı kültüründe erkeklere özgü sayılan güç, baÅŸarı, cesaret,
bağımsızlık, cinsel özgürlük, eÅŸ seçme hakkı gibi nitelikler ya da
ayrıcalıklar kadınlarda erkekliÄŸe ilgi duymaya yol açmaktadır. Ancak
Horney, penis imrenmesinin yaygın kültürde erkeksi sayılan niteliklere
sahip olma isteğinin simgesel bir anlatımından başka birşey olmadığı
görüÅŸünde deÄŸildir; ona göre, penis imrenmesi çerçevesinde
yapılan yorumlar tüm kiÅŸilik yapısma baÄŸlı güçlükleri anlamayı
engellemektedir.

Freud kadın kiÅŸiliÄŸi konusunda birbirine baÄŸlı iki görüÅŸ daha ileri
sürmektedir. Birincisi kadınlığın "mazoÅŸizm"le yakın iliÅŸkisi olduÄŸu,
ikincisi de kadında temel korkunun "sevgiyi yitirme korkusu" olduğudur.
Horney, kadınlık mazoÅŸizmi görüÅŸünü geliÅŸtiren Helene
Deutsch ve Sandor Rado gibi psikanalizcilerin, temel olarak penis
yokluÄŸunu almalarını ve mazoÅŸizmi özde cinsel saymalarını eleÅŸtirerek,
mazoÅŸizmin öncelikle cinsel bir olgu olmadığını vurgulamaktadır.
Horney'e göre mazoÅŸizm biyolojik deÄŸil kültürel nedenlere baÄŸlıdır:
MazoÅŸizm, kendini silme ve bağımlı kılma yoluyla yaÅŸamda bir güvenlik
ve doyum saÄŸlama giriÅŸimini temsil eder. Bu tutumun temelindeki
kültürel etken de, kadının zayıflığını, birine dayanması gerektiÄŸini,
yaÅŸamının ancak kocası ve çocukları gibi baÅŸkalarıyla bir içerik
ve anlam kazanabileceğini vurgulayan erkek ideolojisidir. Aslında bu
etkenler de kendi başlarına mazoşist tutumlar yaratmazlar, fakat nevroz
gerçekten oluÅŸtuÄŸunda kadında mazoÅŸist tutumların egemen olmasından
bu etkenler sorumludur. Sevgiyi yitirme korkusu da, mazoÅŸist
araçlardan birinin sevgi kazanma olması ölçüsünde, mazoÅŸist niteliklerden
biridir. Ancak, kültürel etkenlere baÄŸlı olarak, bu korku
saÄŸlıklı kadın açısından da önem taşımaktadır. Çünkü kadın yüzyıllar
boyunca ekonomik ve siyasal sorumlulukların dışıda tutulmuş ve
yaÅŸamını özel bir duygusal alanla sınırlı tutmak zorunda bırakılmıştır.
Bu durumun baÅŸka bir yönü de, aÅŸkın ve baÄŸlılığın salt kadına özgü
erdemler ve idealler olarak görülmesidir. Sevgiyi yaÅŸamda önemi olan
biricik deÄŸer saymaya sevkeden kültürel koÅŸullar, kadındaki "yaÅŸlanma
korkusu"nu da belirlemektedir. Kadının elde edebileceği doyumlar
-aÅŸk, seks, aile, çocuk- hep erkekler tarafından sunulduÄŸu için erkeklerin
hoÅŸuna gitmek yaÅŸamsal bir zorunluluk olmuÅŸtur. Erotik çekiciliÄŸe
verilen aşırı önem, kadının çekici yönleri yitip gitmeye baÅŸladığında
derin bir acı kaynağı olmaktadır. Bu korku kadında çekiciliÄŸin
sonunu belirliyor görünen yaÅŸla da sınırlanmaz, kadının tüm yaÅŸamını
gölgeler ve zorunlu olarak yaÅŸam karşısında büyük bir güvensizlik
duygusu yaratır. Bu korku, kadının erotizm alanı dışında kalan
olgunluk, bağımsızlık, düÅŸünce özerkliÄŸi gibi nitelikleri deÄŸerlendirmesini
de engeller. Kadın, olgunluk yıllarına karşı sürekli bir kötüleme
tutumu geliÅŸtirirse ve bunları çöküÅŸ yılları olarak görürse, kiÅŸiliÄŸini
eliÅŸtirme görevini aÅŸk yaÅŸamıyla ilgilendiÄŸi ölçüde üstlenemez artık.

Sonuç olarak, Horney (1951) ÅŸöyle demektedir: "Bizim kültürümüzde
bir kadının sevgiyi aşırı değerlendirmek, sevgiden verebileceğinin
fazlasını beklemek ve bu nedenle de sevgi yitiminden erkekten
daha fazla korkmak zorunda kalmasının gerçekçi nedenleri bunlar
olmuÅŸtur, bir ölçüde de hala bunlardır."

Psikanalizin kadın karşısındaki tutumunu değerlendirirken
unutulmaması gereken iki nokta vardır. Birincisi, bütün psikanalitik
kuramların aynı olmadığı, çoÄŸunun geleneksel psikanalitik görüÅŸten
hızla uzaklaştığı ve onu şiddetle eleştirdiğidir. İkinci nokta, klasik
psikanalizin temsilcisi olan Freud'un bile kadın konusudaki -biyolojiye
sıkıca baÄŸlı- ilk görüÅŸlerini zamanla yumuÅŸattığı ve toplumsal-kültürel
koÅŸulların önemini giderek teslim ettiÄŸidir. Daha sonraki ve
günümüzdeki feminist akımların düÅŸünce kaynaklarından birinin psikanaliz
olması da bunu göstermektedir.

b. Toplumsal ÖÄŸrenme Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar
doÄŸuÅŸta esas olarak yansızdırlar ve baÅŸlangıçtaki biyolojik farklılıkları
daha sonraki cinsel kimlik farklılıklarını açıklamaya yetmez. Cinse
baÄŸlı kimliÄŸin kazanılması sürecinde seçici pekiÅŸtirme ve taklit temel
rolü oynar. Bu açıdan bakıldığında, çocuklar aynı cinsten anababanın
davranışını model aldıkları için ödüllendirilirler; toplum da daha sonra
sistemli ödül ve cezalarla bu tür takliti pekiÅŸtirir. Kızlar ve oÄŸlanlar,
yetişkinler ve yaşıtları tarafından toplumun cinsine uygun saydığı davranış
için ödüllendirilir, uymayan davranış için de cezalandırılırlar.
Walter Mischel (1970), çocukların aynı cinsten modelleri karşı cinsten
modellerden daha fazla taklit ettiklerini, çünkü aynı cinsten modellerin
onları daha fazla sevdiÄŸini düÅŸündüklerini ileri sürmektedir.
Çocuklar aynı cinsten anababayı sevecen ve ödüllendirici gördüklerinde
bu etken önem kazanmaktadır. Albert Bandura, toplumsal öÄŸrenme
kuramına yeni bir boyut katarak, çocukların, büyüklerin davranışını
taklit etmeye (imitation) ek olarak, "gözlemsel öÄŸrenmeye" de (observational
learning) yöneldiklerini ileri sürmektedir. Bandura'ya göre,
çocuklar bir modelin davranışını zihinlerinde çözümlerler ve kendileri
için olumlu bir sonucu olduÄŸuna inanmadıkça davranışı taklit etmezler.

Sonuç olarak, toplumsal öÄŸrenme yaklaşımı, cinsiyet rollerinin
kazanılmasında ödülün, cezanın ve gözlemsel öÄŸrenmenin önemini
vurgulamaktadır. Genellikle, gözlemsel öÄŸrenmenin en azından pekiÅŸtirme
kadar önemli olduÄŸuna inanılmaktadır. BiliÅŸsel etkenlerin gözlemsel
öÄŸrenmeye aracılık ettiÄŸi kabul edilmektedir.

c. BiliÅŸsel GeliÅŸim Kuramı. Bu kurama göre, çocuklar ilk olarak
kendilerini erkek ya da diÅŸi olarak etiketlemeyi öÄŸrenirler ve sonra
kendi cins kategorilerine uygun düÅŸen davranışları kazanmaya yönelirler.
Bu süreç "kendi kendini toplumsallaÅŸtırma" (self-socialization)
olarak adlandırılır. Kohlberg'e göre, çocuklar kalıplaÅŸtırılmış bir erkeklik
ve diÅŸilik anlayışı (aşırı basitleÅŸtirilmiÅŸ, abartılmış, karikatürleÅŸtirilmiÅŸ
bir imge) oluştururlar. Daha sonra bu kalıp imgeyi kendi
çevrelerini örgütlemede kullanırlar. Kendi cins kavramlarıyla uyuÅŸan
davranışları seçer ve geliÅŸtirirler.

Toplumsal öÄŸrenme kuramının görüÅŸü ÅŸu sırayla özetlenebilir:
"Ödül istiyorum. OÄŸlanlara özgü ÅŸeyleri yaptığım için ödüllendirildim.
Dolayısıyla, bir oğlan olmak istiyorum." Oysa Kohlberg şu sıranın
izlendiÄŸini ileri sürmektedir: "Ben bir oÄŸlanım. Dolayısıyla, oÄŸlanlara
özgü ÅŸeyleri yapmak istiyorum. Çünkü oÄŸlanlara özgü ÅŸeyleri
yapmak ödüllendirilmektedir."

Küçük çocukların cinsiyet farklılıklarına iliÅŸkin düÅŸüncelerinde
genital anatomi görece çok az bir rol oynamaktadır. Çocuklar, 2-6
yaşlar arasında, her bireyin ya erkek ya da dişi olduğunu, değişmez
biçimde oÄŸlanların erkek kızların kadın olacağını, erkek ya da diÅŸi olmaya
iliÅŸkin nitelemenin duruma ya da kiÅŸisel güdülere göre deÄŸiÅŸmeyeceÄŸini
kavramaya başlamaktadırlar. Şu halde, bilişsel gelişim kuramında
cinsel kimliÄŸin kazanılması üç evrede ortaya çıkıyor demektir.
Çocuk üç yaşında (birinci evre: cinsin özdeÅŸliÄŸi) kendini doÄŸru
olarak etiketleyebilir ve başkalarının cinsini de belirli bir doğrulukla
belirleyebilir. Dört yaşında (ikinci evre: cinsin kararlılığı) cinsin
deÄŸiÅŸmeyeceÄŸi gerçeÄŸine iliÅŸkin kısmi bir bilinç vardır. Bununla birlikte,
aÅŸağı yukarı altı yaşına kadar, öncelikle fiziksel cins farklılıklarına
dayanan kesin bir cinsel kimlik kavramı kurulmuÅŸ deÄŸildir (üçüncü
evre: cinsin tutarlılığı). Bu ilerleme genel biliÅŸsel geliÅŸim örüntüsünü
izler ve cinsin deÄŸiÅŸmezliÄŸi nesnenin sürekliliÄŸinin özel bir yönü olabilir.

Kuramların topluca değerlendirilmesinde yarar var.

Çocukların cinsel kimliklerini nasıl kazandıkları konusunda tüm
yayınları inceleyen E. E. Maccoby ve C. N. Jacklin, bilişsel gelişim
kuramının olgulara en uygun düÅŸen kuram olduÄŸu sonucuna varmaktadır.
Psikanaliz ve toplumsal öÄŸrenme kuramlarının üç temel güçlüÄŸü
vardır. Birincisi, araÅŸtırmaların, çocukların davranışlarında aynı cinsten
anababaya tam tamına benzediklerini göstermemesidir. ÖrneÄŸin,
oÄŸlan çocuklar, en azından ölçülen davranışların çoÄŸunda, kendi babalarına
benzemekten çok, diÄŸer çocukların babalarına benziyor görünüyorlar.
Maccoby ve Jacklin, toplumsal öÄŸrenme kuramının, cinse baÄŸlı
davranışlarda erkeklerin ve kadınların farklı pekiştirmelere uğradıkları
sayıltısını sorgulayarak, iki cinsin toplumsallaÅŸmasında yüksek derecede
bir özdeÅŸlik olduÄŸunu vurgulamaktadır. Anababalar çocuklarını
aynı biçimde yetiÅŸtirdiklerini, cinse göre farklılaÅŸan bir iÅŸlemde
bulunmadıklarını ısrarla belirtiyorlar. Bununla birlikte, anababalar
oÄŸlanların ve kızların doÄŸal olarak farklı olduÄŸuna inandıkları için,
oÄŸullarını ve kızlarını aynı biçimde yetiÅŸtirdikleri iddialarını kabul etmek
zordur.

Psikanalizin ve toplumsal öÄŸrenme kuramının ikinci güçlüÄŸü, erkek
ya da diÅŸi modeli taklit etme olanağı sunulmuÅŸ çocukların mutlaka
kendi cinslerine uygun düÅŸen modeli seçmemeleridir. Çocukların seçimleri
oldukça rastlantısaldır. Ancak, Bandura'nın öÄŸrenme ile uygulama
arasıda yaptığı ayırım bu eleştiriyi aşabilmektedir. Bandura'ya
göre, çocuklar her iki modelden de öÄŸrenebilirler, ama sonuçların ne
olacağı ve davranışın kendi cinslerine uygun düÅŸüp düÅŸmeyeceÄŸi konusundaki
düÅŸüncelerine baÄŸlı olarak, öÄŸrendiklerini uygulayabilir ya
da uygulamayabilirler.

Maccoby ve Jacklin'in psikanaliz ve öÄŸrenme kuramlarında saptadığı
üçüncü güçlük, çocuklar cinse baÄŸlı davranışa girdiklerinde çoÄŸu
zaman, gözlemledikleri cinse baÄŸlı davranışla çok az bir doÄŸrudan
iliÅŸki görülmesidir. OÄŸlanlar, aile arabasını annelerinin babalarından
daha fazla kullandığını görseler bile arabalarla ve kamyonlarla oynamayı
seçiyorlar; kızlar, anneleri aynını yapıyor olmasa bile, seksek ve
ip atlama gibi yüksek derecede cinse baÄŸlı oyunları oynuyorlar.

GeliÅŸim psikologlarının çoÄŸu biliÅŸsel geliÅŸim kuramını üstün tutmakla
birlikte, kimileri her üç kuramı da dikkate deÄŸer bulmaktadır. J.
S. Hyde ve B. G. Rosenberg bu konuda ÅŸöyle demektedir: "Tümüyle
doÄŸru kuram yoktur, herbiri anlayışımıza bir ÅŸeyler katar. Freud'çu kuram, ,
bireyin cinsel kimliÄŸinin ve davranışmın köklerinin önceki yaÅŸantılarda
olduÄŸunu açıklayan psikoseksüel geliÅŸim kavramının vurgulanmasında
tarihsel bakımdan önemlidir... Toplumsal öÄŸrenme kuramı,
cinsel rol deÄŸiÅŸiminin toplumsal ve kültürel ögelerini, cinse
baÄŸlı davranışların oluÅŸumunda toplumun önemini vurgulaması bakımından
önemlidir... BiliÅŸsel geliÅŸim kuramı da, cinse baÄŸlı rolün öÄŸrenilmesinin
çocukluÄŸun akılcı öÄŸrenme sürecinin bir bölümü olduÄŸunu
vurgulamaktadır, çocuklar cinsiyet rollerini kazanmaya etkin biçimde
çaba göstermektedirler" (Vander Zanden, 1981).

Freud'un kuramının temellerinden biri olan Oedipus karmaşasının
oluÅŸumuna ve evrenselliÄŸine iliÅŸkin açıklamalar bugün kuÅŸkuyla
karşılanmaktadır. Erich Formm'a (1979) göre, Freud Oedipus'u keÅŸfederek
büyük bir hizmette bulunmuÅŸ, ama bu yaÅŸantıyı cinsel bir olgu
olarak görmesi yüzünden anlamını çarpıtmıştır. Oedipus, temelde anneye
cinsel baÄŸlılığın deÄŸil, cennetsi ortama duyulan özlemin, güvenlik
gereksinmesinin ve korunma isteÄŸinin anlatımıdır. Öte yandan, kadının
kiÅŸilik geliÅŸiminde penis özlemine baÅŸyerin verilmesi de ÅŸiddetle
eleÅŸtirilmiÅŸtir. Kadını doÄŸası gereÄŸi bağımlı, özsever, mazoÅŸist, içtenlikle
sevme yeteneği olmayan, cinsel bakımdan da soğuk bir varlık
olarak tanımlamak en azından tarihsel bir sınırlılık içermektedir. Freud,
kendi zamanının orta sınıf kadınının, ataerkil erkeğin cinsel tutumunun
kaçınılmaz sonucu olan bu özelliklerini evrenselleÅŸtirmek yanlışına
düÅŸmüÅŸtür. Bütün kuramların, içinde ortaya çıktıkları çağın ya da
dönemin bilimsel verilerini olduÄŸu kadar kültürel önyargılarını da
yansıtmak durumunda -hatta belki zorunda- oldukları gerçeÄŸi kuramları
incelerken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Öte
yandan, bir kuramın bütün yönleriyle doÄŸru ya da yanlış olamayacağı
gerçeÄŸi de aynı derecede önemlidir. Freud, Fromm'un deyiÅŸiyle, devrimci
bir kuram yaratmaya çalışmış, ama çağının tutucu görüÅŸlerinin
etkisinden kendini kurtarmayı baÅŸaramamıştır. Özellikle cinsel
kalıpyargıların kaçınılması güç etkileri bu görüÅŸü doÄŸrulamaktadır.

:::::::::::::::::

4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar

Kalıpyargılar (stereotyps), güncel olarak kullanılsalar bile belirlenmiÅŸ
buyruklar, normlar, standartlar olarak etkide bulunurlar. ToplumsallaÅŸma
çabaları toplumun bütün üyelerini kalıpyargılara uygun
olarak geliÅŸtirmeyi amaçlar. ÖrneÄŸin, oÄŸlan çocuklar etkin, yarışmacı
ve akılcı, kız çocuklar ise bağımlı, duygusal ve edilgin olacak biçimde
yetiştirilirler. Ayrıca, Tresemer ve Pleck'in belirttiği gibi, cinsler
arasındaki sınırlar bireylerin önceden belirlenmiÅŸ cinsiyet rollerinde
ilerleyebileceÄŸi biçimde belirgin ve katı tutulmalıdır, vb.

Cinsler arasında varolan farklılıkları saptamaya tarih boyunca
çaba gösterilmiÅŸtir. Fiziksel özelliklerin farklılığı konusunda aÅŸağı
yukarı bir uzlaşma vardır, oysa psikolojik niteliklerin saptanmasında
aynı açık-seçiklik yoktur. Maccoby ve Jacklin cinslerin farklılığı
konusundaki yüzlerce araÅŸtırmanın sonuçlarını özetleyerek, pek çok
farklılığın gerçeklikte temeli olmayan güncel kültürel söylenceler olduÄŸu
sonucuna varmışlardır. Maccoby ve Jacklin'e göre yanlış olan
söylenceler ÅŸunlardır: Kızların oÄŸlanlardan daha "toplumsal" olduÄŸu;
kızların oğlanlardan daha "telkin edilebilir" olduğu; kızların başarı
güdüsünden yoksun olduÄŸu; kızların katılımdan daha çok etkilendiÄŸi;
oÄŸlanların çevreye daha çok yanıt verdiÄŸi; kızların özsaygılarının daha
düÅŸük olduÄŸu; kızların ezberden öÄŸrenmede ve tekrarlı görevlerde,
oÄŸlanların yüksek biliÅŸsel süreçler gerektiren görevlerde daha iyi olduÄŸu;
oÄŸlanların daha "çözümleyici" olduÄŸu; kızların daha iÅŸitsel,
oÄŸlanların daha görsel olduÄŸu... Maccoby ve Jacklin, bu alandaki araÅŸtırma
bulgularının çok karışık, belirsiz ve yargı geliÅŸtirmeye elveriÅŸsiz
olduÄŸunu da saptadılar. Sonuçta yalnızca dört alanda belirtilmiÅŸ cinsiyet
farklılıklarını kabul ettiler (Tablo 16). Ancak, daha sonra bu çalışmaya
da yöneltilen eleÅŸtirilerin ışığında, bugün, cinsler arasındaki
farklılıkların önceleri görüldüÄŸünden daha az, ama belki Maccoby ve
Jacklin'in belirttiÄŸinden daha özlü ve önemli olduÄŸu kabul edilmektedir.

Öte yandan, cinsel rol (sex role) ile cinsel kimlik (sex identity)
arasındaki ayırım da çok önemlidir. Cinsel (ya da cinse baÄŸlı) kimlik, bir
cinsten ya da öbüründen olmanın farkında olmaya, özbilincine dayanır,
bir insanın erkek ya da diÅŸi olmlsına iliÅŸkin iç yaÅŸantıdır. Cinsel (ya da
cinse baÄŸlı) rol, toplumun cinsler için önceden belirlediÄŸi davranışlar ve
rollerdir. Bir cinsel rolün kazanılması süreci bazen "cinsel tipleÅŸme"
(sex typing) olarak adlandırılır. Bu kavramları birbirinden her zaman kesin
biçimde ayırmak olanaklı deÄŸildir. Cinsel tipleÅŸme bir cinsel kimliÄŸin
kurulmasına tabi olabilir ya da cinsel kimlik kısmen cinsel rol
davranışlarının kabul edilmesine dayanabilir. Ne olursa olsun, gelişim
kuramları bazen biri ya da öbürü üzerinde odaklaÅŸtığı için, böyle bir ayırım
yapmakta yarar vardır (Liebert ve Wick-Nelson. 1981 ).

Tablo 16

YerleÅŸik Cins Farklılıkları Alanları ve Ortaya Çıktığı YaÅŸlar

Alanlar - YaÅŸlar

Kızların sözel yetenekleri daha fazladır. - Olasılıkla yaÅŸamın erken
yıllarında çeliÅŸen bu özellik. okulöncesi yıllarla ergenlik arasında
pek az belirgindir, yetiÅŸkinliÄŸe girildikten sonra gitgide güçlenmektedir.

OÄŸlanlar görsel-uzamsal yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliÄŸe
kadar oluÅŸmaz ve yetiÅŸkinlikte sürer.

OÄŸlanlar matematiksel yetenekte üstündürler. - Bu özellik ergenliÄŸin
ilk yıllarında başlar ve yetişkinlikte gelişir.

OÄŸlanlar daha saldırgandır. - Bu özellik 2 yaÅŸlarında baÅŸlar ve üniversite
yıllarında sürer. YetiÅŸkinler açısından daha fazla bilgi yok.

Kaynak: Maccoby ve Jacklin, The Psychology of Sex Differences,
1974, aktaran Liebert ve Wicks-Nelson, 1981.

:::::::::::::::::

5. Cinse BaÄŸlı Özelliklerin SürekliliÄŸi

KiÅŸiliÄŸin sürekliliÄŸi tartışmalarında görüldüÄŸü gibi, bazı araÅŸtırmalar,
erkeklerin ve kadınların yaÅŸam süresi boyunca karşıt yönlerde
ilerledikleri sonucuna varmaktadırlar. David Gutmann, Neugarten'in
Kansas City araÅŸtırmasındaki erkek denekler ile dört ayrı kültürdeki
erkekleri karşılaştırarak bu savın doğruluğunu araştırdı. Gutmann, bu
dört kültürdeki 35-44 yaÅŸlarındaki erkeklerin iç enerjilerine ve yaratıcı
yeteneklerine güvendiklerini ve bundan hoÅŸlandıklarını buldu. Bu erkekler
yarışmacı, saldırgan ve bağımsız olmaya yöneliyorlardı. 45 ve
daha yukarı yaÅŸtaki erkekler ise daha edilgin ve kendine dönük olmaya
yöneliyorlardı, baÅŸkalarını etkilemek için yalvarıcı ve uymacı
tekniklere başvuruyorlardı. Gutmann, etkin egemenlikten edilgin egemenliğe
doÄŸru ortaya çıkan bu deÄŸiÅŸimin kültürden çok yaÅŸa baÄŸlı olabileceÄŸi
sonucuna varmaktadır. Gutmann, çok sayıda kültürde sürdürdüÄŸü
sonraki araÅŸtırmasında ilk bulgularının onaylandığını gördü. 55
yaÅŸ dolayındaki erkekler çevrelerinin istemleriyle baÅŸa çıkmada etkin
teknikler yerine edilgin teknikler kullanmaya başlamaktadırlar. Kadınlar
ise edilgin egemenlikten etkin egemenliÄŸe doÄŸru karşıt yünde
ilerlemektedirler. Kadınlar daha güçlü, baÅŸat ve bağımsız olmaya
yönelmektedirler. Gutmann, "Gerçekte 'eril' ve 'diÅŸil' özellikler sadece
cinsiyetle deÄŸil, yaÅŸam dönemiyle de paylaÅŸtırılmaktadır. Erkekler sonsuza
dek 'eril' deÄŸildir; erkekler sözde 'diÅŸil' örüntüden önce 'eril' özellikler
gösteren bir cins olarak tanımlanabilir. Bunun tersi de kadınlar için
geçerlidir" sonucuna varmaktadır. Bu cinsiyet farklılıklarını açıklama
giriÅŸiminde Gutmann, anababa olma zorunluluklarının cinsleri genç
yetişkinlikte farklı gereklerle karşı karşıya bıraktığına inanmaktadır.
EÄŸer kadınlar (iÅŸ bölümündeki geleneksel örüntüye göre) çocuklarının
ilk bakıcıları olarak başarılı olmak istiyorlarsa, kişiliklerindeki saldırgan
ögeleri bastırma gereÄŸini duymaktadırlar. EÄŸer erkekler de ekonomik
gelir sağlayan kişi olarak geleneksel rollerinde başarılı olmak istiyorlarsa,
kiÅŸiliklerinin saldırgan yönlerini bastırma gereÄŸini duymaktadırlar.
Ama çocukları büyüdüÄŸünde ve kendileri yetiÅŸkinlikte ilerlediklerinde
her iki anababa da kiÅŸiliklerinin tüm gizilgücünü ortaya
koyma fırsatını bulmaktadır. Erkek, önceleri ekonomik yarışma yararına
bastırdığı "diÅŸilliÄŸi", kadın çocuklarına duygusal güvenlik saÄŸlama
uÄŸruna bastırdığı "erilliÄŸi" tekrar ele geçirebilir.

S. S. Feldman ve S. C. Nash, kendi araştırmalarında Gutmann'ın
kuramını destekleyen ya da yanlışlayan bulgular elde ettiler. Gutmann'ın
beklediÄŸi gibi, büyükbabalar bebeklere karşı erkeklerin yaÅŸamlarının
hiçbir döneminde duymadıkları büyük bir sorumluluk duyuyorlardı.
Fakat Gutmann'ın beklentisinin tersine, erkeklerin erillik puanları
yaÅŸamın ileri evrelerinde anlamlı bir deÄŸiÅŸim göstermiyordu. Erkeklerin
ileri yıllarda tipik "diÅŸil" özellikler gösterme olasılığı artmakla
birlikte, bunu yerleşik erilliklerinin gerilemesi pahasına yapmıyorlardı.
Aynı ÅŸekilde, kadınlar da diÅŸilliklerinde bir düÅŸüÅŸ olmaksızın
erillik puanlarında yükselme gösteriyorlardı.

Erkeklerin ve kadınların birbirine karşıt kiÅŸilik ve davranış özellikleri
olduÄŸu görüÅŸünün karşısına, bugün tek bir kiÅŸide her iki cinsin
özelliklerinin birleÅŸtiÄŸini savunan androjenlik kavramı çıkartılmaktadır.
Bireylerin cinse bağlı tutum ve davranışlarda farklılaşması cinse
baÄŸlı rollerin sürekli çizgisi üzerinde olmaktadır. "Androjen" bireyler,
kiÅŸiliklerini ve davranışlarını erillik ve diÅŸilikle ilgili kültürel
kalıpyargılarla sınırlamazlar. S. L. Ben, üniversite öÄŸrencileri üzerinde
yaptığı bir araştırmada, erkek ve kadınların % 35'inin, kendi kişiliklerinde
hem eril hem diÅŸil özellikleri topladığını buldu. Bu insanlar, gerektiÄŸinde
bağımsız ve kendini kabul ettiren, gerektiğinde de sıcak ve sorumlu
kişiler olabilmektedir. Bireylerin kendi cinsinin ve karşı cinsin
rollerine sahip olmasının yaÅŸamın özel durumlarına göre dalgalanma
göstereceÄŸi de savunulmaktadır. Cinslerden birinin egemenliÄŸine baÄŸlı
toplumsal düzenlemelerin cinse göre tipleÅŸmiÅŸ davranışları öne çıkaracağı,
eÅŸitlikçi düzenlemelerde ise "androjen" davranışların artacağı
söylenebilir (Vander Zanden, 1981).

:::::::::::::::::

İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM

Bireysel açıdan orta yıllar geliÅŸimde iniÅŸe geçiÅŸin belirtilerini
taşıyan yıllardır. Derinin kırışmaya, saçların aklaÅŸmaya, cinsel gücün
azalmaya baÅŸladığı, iç organların çalışmasında aksamanın görüldüÄŸü,
damar sertliÄŸi ve buna baÄŸlı yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarının
kiÅŸiyi her an alt edebildiÄŸi, kilo almanın süreklilik kazandığı bir dönem
söz konusudur. Ergenlikteki ileriye doÄŸru fiziksel ve cinsel deÄŸiÅŸimlerin
yerini burada gerileyen fiziksel ve cinsel değişimler alır. Bireysel
güçlerin iniÅŸe geçtiÄŸi bu dönem, aynı zamanda yaÅŸama bir "yeniden
deÄŸerlendirme" açısından bakma gereksinmesinin duyulduÄŸu
dönemdir. İşte ve meslekte en yüksek noktaya çıkılmış olmasına karşın,
birey bundan böyle yaÅŸamını aynı biçimde sürdürüp sürdüremeyeceÄŸini
sorma noktasındadır. Ancak bu dönemi bir "bunalım" dönemi olarak görmek
de doÄŸru deÄŸildir.

:::::::::::::::::

1. Bedensel deÄŸiÅŸimler

Genç yetiÅŸkinlikte dış görünümde çok az bir deÄŸiÅŸme varken,
orta yaÅŸlılıkta dış görünüm'de belirgin ve dramatik deÄŸiÅŸimler söz
konusudur. Kilo alma eÄŸilimi güçlenmiÅŸtir. Psikiyatrist Robert N. Butler
(1977) orta yılları ikinci bir "oral bağımlılık" dönemi olarak
nitelemektedir. İnsanlar bu dönemde yemeÄŸe düÅŸkündürler, ÅŸiÅŸmanladıklarını
ve hatta saÄŸlıklarını yitirdiklerini görseler bile yemekten kendilerini
alıkoymazlar. Ergenlikte yaÄŸlar bedenin tüm ağırlığının % 10'u kadarken,
bu oran orta yıllarda % 20'ye çıkmaktadır. Üstelik yaÄŸlanmada
göÄŸüs ve omuzlar daralıp küçülmüÅŸ gibi görünür. Ayrıca bedenin
genel duruÅŸ biçimi de deÄŸiÅŸmiÅŸ, hareketler yavaÅŸlamıştır. Özellikle
erkeklerde saçların deÄŸiÅŸimi orta yaÅŸlarda belirgindir.

Duyu iÅŸlevleri içinde görme yaÅŸa baÄŸlı deÄŸiÅŸimleri en çok belli
eden alandır. 40 yaÅŸ dolaylarında yetiÅŸkinler görmede aniden ortaya
çıkan deÄŸiÅŸimlerin (Göz bebeÄŸinin küçülmesi, ışığa uyum, göz merceÄŸi
uyumu, vb.) farkına varırlar. 65 yaşından önce yetiÅŸkinlerin yaklaşık
yarısı gözlük kullanmak zorunda kalır, 65'ten sonra on yetiÅŸkinden
dokuzu gözlük takar.

İşitme alanında 25 yaşından önce azalma çok enderdir (yüz kiÅŸiden
birinde), 45 yaşından sonra bu oran yükselmeye baÅŸlar. İşitme
yitiminin çoÄŸu yüksek ses frekansında olur. Erkekler düÅŸük frekansı
kadınlardan, kadınlar da yüksek frekansı erkeklerden daha iyi duyarlar.
Elli yaşından sonraki işitme yitimi erkeklerde kadınlardakinden
daha fazladır.

Tat duyusundaki azalma özellikle 50 yaşından sonra belirginleÅŸir.
Önce yanaklardaki, sonra dil kökündeki tat duyusu alıcıları azalmaya
baÅŸlar. Tatlılara karşı duyarlılık yaÅŸlılıkta genç yetiÅŸkinliÄŸe oranla üç
kez daha azdır. 40 yaşından sonra koku duyarlılığı da önemli ölçüde
azalmaktadır. 60 yaşındaki kişinin kokuları ayırt etme yeteneği 20
yaşındakinden % 50 daha azdır. Acı duyarlılığı ise yaklaşık 45 yaşlarında
artmakta ve artışını 60 yaşın ötesine kadar sürdürmektedir.

Hareket alanında yetiÅŸkinlik yıllarında önemli bir azalma vardır.
Olgunluk ve yaşlılık yıllarındaki iş ve başarıya ilişkin araştırmalar,
yaÅŸlılık deÄŸiÅŸimlerinin olumsuz ve gerileyici olduÄŸunu belirterek, bütün
davranışsal işlevlerdeki yaşlılık belirtilerini vurgulamaktadır. Welford'un
sözünü ettiÄŸi deÄŸiÅŸimler ÅŸunlardır: a) Tepki zamanında artış.
Tepki zamanı bir bireyin bir duyu uyarısını alışı ile yanıt verişi arasındaki
süredir. Ayrıca bir iÅŸi yapma süresinde de yaÅŸla artış vardır. b)
Bir işi başarma değişkenliğinde yaşla artış. c) Daha karmaşık işlerin
yapılmasında yaÅŸla ortaya çıkan önemli baÅŸarı düÅŸüÅŸü. Beynin bilgi biriktirme
ve iletme kapasitesinde yaşlanmaya bağlı bir azalma vardır.
Sonuç olarak yaÅŸlı kiÅŸiler gençler kadar hızlı tepki veremezler. Orta
yaÅŸların sonlarına doÄŸru çabuk yapılması gereken iÅŸlerde hız azalması
artar. ÖrneÄŸin, bazı yetiÅŸkinler bir dizi uzun ve karmaşık hareketi
gerektiren müzik aleti çalmada güçlük duymaktadırlar. Ancak, hareket
becerilerindeki düÅŸüÅŸ açık olmakla birlikte, bu düÅŸüÅŸün meslek baÅŸarısında
da düÅŸüÅŸe yol açacağı konusunda kesinlik yoktur. BaÅŸka bir
deyişle, yaşlı kişilerin birikmiş deneyim ve bilgileri hareketteki
yavaÅŸlamayı ödünleyici niteliktedir.

Beden saÄŸlıyı orta yaÅŸların önemli bir sorunu olarak ortaya çıkar.
McCammon'un belirttiği gibi, insanlar yetişkinlik yıllarında daha fazla
kronik ve daha az akut hastalık yaÅŸamaya eÄŸilim gösterirler. Akut
hastalıklar kısa süreli ve tedavi edilebilir hastalıklardır, buna karşılık
kronik hastalıklar (mafsal iltihabı ve ÅŸeker hastalığı gibi) uzun süreli
ve tedavi edilemez hastalıklardır.

Bazı kronik hastalıklar orta yetiÅŸkinlik yıllarında ortaya çıkmaya
baÅŸlar. 50-60 yaÅŸları arasında -özellikle erkeklerde- ÅŸeker hastalığı
(diabete) son derece artar, 40 yaşlarından hemen sonra mafsal iltihabı
(arthirit) daha sık görülmeye baÅŸlar. Kalp ve dolaşım sistemiyle ilgili
dolaşım sorunları da orta yaşlarda artar. Damar sertliği (arteriosclerosis)
atardamar duvarlarında kolesterol gibi maddelerin birikmesiyle
ortaya çıkar. Büyük olasılıkla çocukluk gibi erken dönemlerde baÅŸlayan
bu süreç yetiÅŸkinlik boyunca sürer ve atardamar duvarlarının esnekliÄŸini
giderek sınırlar. Damar duvarında biriken maddeler sert plakalara
dönüÅŸebilir ve hatta damarın yırtılmasına yol açabilir. Genellikle
iç çeperi bozulmuÅŸ olan damarlarda kan pıhtıları toplanır (tromboz)
ve tıkanmalara neden olabilir; bu durum kol ve bacaklarda olursa
gangrenle, beyinde olursa felçle sonuçlanabilir. Genç yetiÅŸkinlikle orta
yaşlar arasında kalp atardamarlarının (koroner arterleri) yaklaşık %
25'i bu nedenle görevini iyi yapamaz ve koroner kalp hastalıkları ortaya
çıkar. Bu hastalıklar bazen sigaraya, kolesterol düzeyine, yüksek
kan basıncına ve kiÅŸilik özelliklerine de baÄŸlı olabilir. Yüksek tansiyon
(yüksek kan basıncı) BirleÅŸik Devletler'de her yıl yaklaşık altmış bin
erkek ve kadının ölümünde doÄŸrudan etkili olmaktadır, bu insanların
çoÄŸu kırk yaÅŸlarındadır. Yüksek tansiyon fıziksel ve duygusal etkenlerin
etkileşimine bağlı bir hastalıktır. Atardamar duvarlarında madde
birikimi fiziksel bir etkendir, bireyin streslere tepki göstermesi de
duygusal bir etkendir. Sürekli gerginlik ve stres bazen kan basıncı düzeyinin
artmasına neden olabilir. Kan basıncı düzeyinin yaÅŸla artması
yönünde bir eÄŸilim de vardır. Bazı kiÅŸiler stresle baÅŸaçıkmada gençlik
yıllarında saÄŸlıklı teknikler geliÅŸtirirler, bu özellik onlara yetiÅŸkinlikte
de yardımcı olur.

:::::::::::::::::

2. Zihinsel deÄŸiÅŸimler

Yetişkinlikte zekanın azaldığı ya da yetişkinlerin yeni şeyler
öÄŸrenemeyecekleri türünden söylenceler, insanların yetiÅŸkinlikteki zihinsel
deÄŸiÅŸimleri doÄŸru bir biçimde deÄŸerlendirmesini engellemektedir.
Zekanın ve bilişsel yeteneklerin yetişkinlik boyunca değişmez
kaldığı gerçeÄŸi daha önce belirtilmiÅŸti. Gerçekte, akılyürütme ve sözel
beceriler yetiÅŸkinlikte geliÅŸebilmektedir. Orta yaÅŸlı bireylerin düÅŸünme
yetenekleri büyük olasılıkla genç yetiÅŸkinliktekinden daha iyi olmaktadır.
Ayrıca, yaratıcılık da orta yetişkinlik yıllarında belirgin bir
azalma göstermemektedir. Yaratıcı kiÅŸilerin toplam ürünlerinin incelenmesi,
bu insanların başarının doruğuna orta yaşlarda, bazen de ileri
yetiÅŸkinlikte ulaÅŸtıklarını göstermektedir. Bilim adamları için yaklaşık
40-60 yaÅŸları arası bilimsel üretimin oldukça sürekli bir akış gösterdiÄŸi
dönemdir, göreli bir azalma ancak 60-70 yaÅŸları arasında ortaya
çıkmaktadır. Bilim adamları için 20-29 yaÅŸları arasının en az ürün verdikleri
dönem olduÄŸu da belirtilmektedir. Sadece sanatçıların 60-70
yaÅŸları arasında 20-29 yaÅŸları arasındakinden daha az ürün verdikleri
bulunmuştur. İnsan bilimlerinde yaratıcılık yaklaşık 30-70 yaşları
arasında sürekli geliÅŸme göstermektedir. Orta yaÅŸlarda doruk noktasına
ulaşan yaratıcı kişiler bazı yaratıcı etkinliklerini ileri yetişkinlik
yıllarına kadar sürdürebilirler. Çünkü doruk noktasına ulaÅŸmak bundan
sonra bütün iÅŸlerin duracağı anlamına gelmez. Ayrıca, azalma ya
da düÅŸüÅŸ mutlaka yeteneklerde deÄŸiÅŸme olduÄŸunu da göstermez. Kimmel'e
göre, düÅŸme belki de zihinsel deÄŸiÅŸimlerden çok biliÅŸsel olmayan
etkenlerin sonucudur. Nitekim, bilim adamları -büyük yaratıcı çalışmanın
ardından- birtakım sorumluluklar üstlenerek (yöneticilik, vb.)
yaratıcı üretime daha az zaman ve enerji ayırmak durumunda kalmaktadırlar.

AÅŸağı yukarı her yetiÅŸkin yeterli zaman verildiÄŸinde her türlü konuyu
öÄŸrenmeye ve beceriyi edinmeye yeteneklidir. YetiÅŸkinlikte bireysel
farklılıklar önemli ölçüde artmakla birlikte, kendilerine güvenlerinin
azalmaması koÅŸuluyla, yetiÅŸkinler hala yeni ÅŸeyler öÄŸrenebilirler.
Kendine güven özellikle önemlidir; çünkü bazı yetiÅŸkinler, öÄŸrenim
yaÅŸamlarının sınırlılığını aşırı vurgulayarak öÄŸrenme yeteneklerini
olduÄŸundan daha az görme eÄŸilimindedirler. Pratik yolla ve özel
deneyimle elde ettikleri bilgileri de küçümserler. Oysa yetiÅŸkinler yaÅŸamları
boyunca iş, aile ve toplum yaşamlarında -informel olarak-
pek çok ÅŸey öÄŸrenirler. Birçok yetiÅŸkin kendi yönettiÄŸi öÄŸrenme
etkinliklerine girer. YetiÅŸkinler genellikle öÄŸrendiklerini kullanmak da
isterler. Knox'a göre, yetiÅŸkinlikteki öÄŸrenmeyi etkileyen bellibaÅŸlı
etkenler şunlardır: a) Koşullar. Fizyolojik koşullar ve fiziksel sağlık
öÄŸrenmeyi çeÅŸitli yönlerden etkileyebilir. Duyusal kısıtlanmalar (görmenin,
işitmenin azalması gibi) duyusal girdileri sınırlayabilir. Sağlığın
bozulması dikkatin dış olaylara yöneltilmesini önleyebilir. b) Uyum.
ÖÄŸrenme durumunda kiÅŸisel ya da toplumsal bir uyumsuzluk olduÄŸunda
bireyin öÄŸrenmeyi deÄŸerlendirmesi ya da kolaylaÅŸtırması daha
az olanaklıdır. Toplumsal uyumsuzluk genellikle öÄŸrenen kiÅŸinin savunma
ve anksiyetesiyle ilgilidir ve kiÅŸinin güdülenme ve canlılık düzeyiyle
karıştırılmamalıdır. Kişi bir durumla uğraşabileceğine inanırsa
ona meydan okuyabilir, eÄŸer inanmazsa durumu tehdit edici olarak
algılayabilir. Daha önce pek çok baÅŸarısı olan bir kiÅŸi baÅŸarısızlığı çok
rahat göÄŸüsleyebilir. Yeni eÄŸitim deneyimlerinde destek ve yardım yetiÅŸkinler
için çok önemlidir. c) Uygunluk. İş anlamlı ise ve öÄŸrenme
yarar saÄŸlayacaksa yetiÅŸkinin öÄŸrenme etkinliÄŸindeki güdüsü ve iÅŸbirliÄŸi
de artar. Belirgin ve seçilmiÅŸ öÄŸrenme görevleri ve anlaşılır yöntemler
söz konusu olduÄŸunda yetiÅŸkin daha etkin bir ilgi ve katılım
göstermektedir. d) Hız. Özellikle yaÅŸlı yetiÅŸkinler için zaman sınırlamaları
ve baskılar öÄŸrenme baÅŸarısını azaltmaktadır. YetiÅŸkin kendi
ritmine bırakılırsa öÄŸrenme baÅŸarısı daha yüksek olur. e) Statü.
Sosyoekonomik durumlar, öÄŸrenme yeteneÄŸini etkileyebilecek deÄŸerler,
istemler, baskılar ve kaynaklarla yakından iliÅŸkilidir. Resmi öÄŸrenim
düzeyi yetiÅŸkinin öÄŸrenmesiyle yakından baÄŸlantılı bir statü belirtisi
olmaktadır. Statünün öÄŸrenmeye etkisi öÄŸrenme etkinliÄŸinin türüne
baÄŸlıdır. ÖrneÄŸin, ölçme sisteminin öÄŸrenilmesinde sözel iletiÅŸim mavi
yakalı yetiÅŸkinler için daha etkili olurken, beyaz yakalı yetiÅŸkinler
soyut kavramları yazılı iletiÅŸimle daha kolay öÄŸrenmektedirler. f)
GörünüÅŸ. KiÅŸisel görünüÅŸ ve kiÅŸilik özellikleri (açık görüÅŸlülük ya da
savunmacılık gibi), yetiÅŸkinin özel öÄŸrenim türleriyle uÄŸraÅŸma yollarını
etkileyebilmektedir (Schiamberg ve Smith, 1982).

İlerde yaÅŸlılık bölümünde de tartışılacağı gibi, zekanın yetiÅŸkinlikteki
durumu (artma, azalma, deÄŸiÅŸmeme) her zaman merak konusu
olmuÅŸtur. Bir yanda, yetiÅŸkinlik boyunca zekada düÅŸüÅŸün kaçınılmaz
olduÄŸunu, bilgi ve deneyim artışı gizlese bile öÄŸrenme gücünde yaÅŸla
birlikte yadsınamaz bir azalışın ortaya çıktığını ileri sürenler vardır.
Öbür yanda, zekanın yaÅŸam boyunca esnekliÄŸini koruduÄŸunu, saÄŸlık,
eğitim, yaşam deneyimleri gibi etkenlerle yoğurulduğunu, dolayısıyla
azalabileceÄŸini de, artabileceÄŸini de düÅŸünenler bulunmaktadır. Bu
görüÅŸlerden hangisi doÄŸrudur ya da bunları uzlaÅŸtırmanın yolu var mıdır?

Yirminci yüzyıl boyunca psikologlar zekanın ergenlikte tepe
noktasına ulaştığına, sonra yetişkinlik boyunca derece derece azaldığına
inanmışlardır. 1950'lerin ortalarında ilk kez bu sayıltıdan kuşku
duyulmaya baÅŸlanmıştır. Özellikle boylamsal araÅŸtırmalar zekanın yetiÅŸkinlik
süresince de geliÅŸebildiÄŸini göstermiÅŸtir. KuÅŸak ya da bölük
farkılıklarının bozucu etkilerini ilk kez farkedenlerden biri K. Warner
Schaie'dir. Schaie aynı denekleri 1963'de, 1970'de, 1977'de yeniden
test edince sorunun kesitsel araştırma yaklaşımından kaynaklandığını
ortaya çıkarmıştır. Ancak boylamsal yöntemin de bu haliyle birtakım
sakıncalar içerdiÄŸi görülmüÅŸtür. Bunlardan biri, hep aynı testi birçok
kez almanın kiÅŸinin baÅŸarısını yükseltebileceÄŸi gerçeÄŸidir. Schaie bu
sakıncayı aÅŸabilmek için daha önce sözünü ettiÄŸimiz "sırasal düzen"
yaklaşımını geliştirmiştir. Kesitsel ve boylamsal verilerin birlikte
kullanılması kuşak farklılıkları engelini aşmayı sağlamaktadır.

Konuyla ilgili bütün araÅŸtırmalar bize yetiÅŸkinlikteki biliÅŸsel geliÅŸim
için iki genel sonuç vermektedir:

- Değişik yaşlardaki yetişkinleri karşılaştıran kesitsel araştırmalar
zihinsel yeteneklerde derece derece ortaya çıkan bir düÅŸüÅŸ gösterdiÄŸi
halde boylamsal araştırmalar ilk yetişkinlik ve genellikle orta
yaÅŸlarda pek çok yetenekte bir artış göstermektedir.

- KuÅŸak farklılıkları test sonuçlarını yaklaşık 60 yaşına kadar
yaÅŸ farklılıklarından daha güçlü biçimde etkilemektedir.

John Horn, Cattell'in daha önce sözünü ettiÄŸimiz iki tür zeka anlayışını
yeniden ele almıştır. Akıcı zeka her yöne doÄŸru hareket edebilir.
Kısa süreli bellek, soyut düÅŸünce, iÅŸlem hızı gibi temel zihinsel yetenekleri
içeren bu zeka türünde kiÅŸi sözcük, sayı, bilmece gibi konularda
hızlı ve yaratıcıdır. Birikimli zeka daha sağlamdır; eğitimle ve
deneyimle gelen olgu, bilgi, öÄŸrenme stratejisi birikimiyle oluÅŸmuÅŸtur.
Uzun süreli bellek, sözcük daÄŸarcığı geniÅŸliÄŸi bu zeka türünün
özellikleridir. Akıcı zekanın temelde genetik; birikimli zekanın ise temelde
öÄŸrenilmiÅŸ olduÄŸu kabul edilmiÅŸtir önceleri. Ancak John Horn bugün
bu doÄŸa-kazanım ayırımının geçersiz olduÄŸunu düÅŸünmektedir.
Çünkü birikimli zekanın kazanılması kısmen akıcı zekanın niteliÄŸinden
etkilenmektedir. ÖrneÄŸin, bir kiÅŸinin sözcük daÄŸarcığının gücü,
kısmen okuma hızının ve sözcükler arasında mantıksal çaÄŸrışımlar
kurma yeteneğinin sonucudur; bu ikisi de akıcı zekayla ilgilidir. Horn
yetiÅŸkinlikte akıcı zekanın önemli ölçüde azaldığına inanmaktadır. Bu
düÅŸüÅŸ birikimli zekadaki artışla geçici olarak gizlenmektedir.

DüÅŸünme hızı akıcı zekanın önemli bir ögesidir. Standart zeka
testlerinin çoÄŸunun tepki hızına önem verdiÄŸi de bilinmektedir.
YetiÅŸkin geliÅŸimi uzmanları zeka testlerinin bu yönünü hakça
bulmamaktadırlar. YetiÅŸkinler hemen her ÅŸeyde gençlerden daha yavaÅŸtırlar.
20 yaş ile 60 yaş arasında tepki zamanında ortalama % 20'lik bir yavaşlama
söz konusudur. Karmaşık etkinliklerde bu yavaÅŸlama daha da
fazladır. ÖrneÄŸin elyazısı 60 yaşında 30 yaşındakinin iki katı zaman
almaktadır. Ancak düÅŸünme hızını düÅŸünme kalitesi ile karıştırmamak
gerekmektedir. Hatta yavaÅŸ düÅŸünmenin daha derin ve daha iyi bir düÅŸünme
olduÄŸunu ileri sürenler vardır. Buna karşılık, yavaÅŸ düÅŸünmenin
etkisiz bir düÅŸünme olduÄŸunu ileri sürenler de vardır. Sonuçta, zihinsel
süreçlerin yavaÅŸlığının düÅŸünmenin kalitesini nasıl etkilediÄŸi
konusunda görüÅŸ birliÄŸine varılabilmiÅŸ deÄŸildir. Ancak, geliÅŸim
psikologlarının çoÄŸu Schaie'nin hedefe Horn'dan daha fazla ulaÅŸtığını
düÅŸünmektedir. YetiÅŸkin zekasında en azından orta yıllarda ılımlı bir
artış norm olabilir görünmektedir.

Bugün birçok araÅŸtırmacı zeka diye bir bütünün varlığından çok,
birçok deÄŸiÅŸik zekaların var olduÄŸunu kabul etmektedir. Her zihinsel
yetenek, eğitim, deneyim gibi değişkenlere bağlı olarak, yaşla birlikte
artabilir, azalabilir, sabit kalabilir. YetiÅŸkinin zihinsel yeterliÄŸi
çok-boyutlu ve çok-yönlüdür. İnsanlar yaÅŸlandıkça geliÅŸtirmeyi seçtikleri
zeka türlerinde ya da becerilerde daha uzmanlaşırlar; kullanılmayan
yeteneklerde de düÅŸüÅŸ görülür. (K. S. Berger, 1988)

:::::::::::::::::

3. Cinsel DeÄŸiÅŸimler

Orta yetişkinlik yıllarında hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım
cinsel değişimler olmaktadır; bu değişimler kimi yazarlarca "yaşam
değişimi" kavramıyla dile getirilmektedir. Yaşam değişimi, orta
yaÅŸlarda erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkan cinsel deÄŸiÅŸikliklere
uygulanan genel bir terimdir ve önemli bir dönüm noktası olarak yaÅŸamın
bir döneminin terkedilmesi, bir diÄŸerinin baÅŸlaması anlamına
gelir. Bu deÄŸiÅŸikliklerden en önemlisi erkek ve kadınlarda üretim yeteneÄŸinin
gitgide azalmasıdır. "YaÅŸ dönümü"nün (climacteric) sonu
kadınlar için daha dramatiktir, çünkü ayhalinin durması gibi çok belirgin
bir iÅŸaretle ortaya çıkar. "Menopoz" kadın yaÅŸ dönümünün son
noktasıdır; östrojen hormonunun durması yumurtlama sürecini sona
erdirir, dolayısıyla aylık kanamalar da durur. Erkek yaÅŸ dönümü ise
erkek üretkenliÄŸinin derece derece azalmasını dile getirir. YaÅŸlanan
bedende hem sperm üretimi, hem de erkeklik hormonu (testosteron)
üretimi azalmaktadır. Ancak bu azalma, erkek üretkenliÄŸini hiçbir zaman
bitirmeyecek biçimde derece derece olur. Kadının menopozundan
farklı olarak, erkeÄŸin üretim iÅŸlevi sona ermez ve genellikle
- testosteron ve spermin azalmasına karşın- ileri yaÅŸlara dek sürer.

a. Menopoz

Kadında yaÅŸ dönümünün en kolay tanınan belirtilerinden biri
menopozdur. Aylık kanamaların durması genellikle 2-3 yılda tamamlanır.
Kadınların sadece dörtte biri menopozun geleneksel belirtilerini
göstermekte ve sadece % 10-15'i bu dönemde doktor yardımına gereksinme
duymaktadır. En belirgin belirtiler sıcaklık basması ve aşırı terlemedir;
yüz kızarması, yorgunluk, baÅŸ dönmesi, baÅŸ aÄŸrısı, uykusuzluk,
sinirlilik, aÄŸlama ve depresyon da görülebilir. Bu can sıkıcı belirtiler
genellikle menopozun bitimine kadar sürer. Bu dönemde kadınlarda
bazı ruhsal deÄŸiÅŸiklikler de görülür. Kadınlar, eÄŸer menopozu
çekiciliklerinin, cinselliklerinin, yararlılıklarının sona ermesinin
belirtisi olarak görürlerse daha fazla üzüntü duymaktadırlar. Bu duygular
yaÅŸlı kiÅŸileri deÄŸersizleyen gençlik odaklı bir kültür tarafından daha da
yoÄŸunlaÅŸtırılabilir. Bu tür duygularla depresyona giren kadınlar yalnızca
küçük bir gruptur. Menopoz geçiren kadınların en azından üçte
ikisi kendilerini menopozdan sonra öncekinden çok daha iyi hissettiklerini
söylemektedir. Bir bakıma bu tür belirtiler menopoza giren
kadının yaşı ile de ilişkilidir. Erken yaşta menopoza girenlerde belirtiler
sarsıcı olurken, 45 yaÅŸ ve sonrasında girenler için bu dönem daha
sakin geçmektedir. OrtayaÅŸlı bir kadın menopozun yaÅŸamında önemli
deÄŸiÅŸikliklere neden olmadığını kolayca görebilir.

Menopoz genellikle cinsel etkinlikleri etkilemez. Bir araştırmada
kadınların % 65'i menopozun cinsel iliÅŸkileri üzerinde hiçbir etkisi
olmadığını belirtmiÅŸtir; ancak vajen duvarının incelmesi, üretim organlarının
zayıflaması, uyarılma sırasında vajen ıslaklığının (lubrication)
azalması kimi kadınlarda cinsle ilişkiyi zorlaştırabilir. 1960'larda menopoz
belirtilerini denetim altında tutmak için östrojen hormonu kullanılması
yaygın bir yöntemdi. Ancak bugün bu yöntemin rahim kanseri
olasılığını 4-7 kat arttırdığı bilinmektedir.

b. Erkeklerde yaÅŸ dönümü

Dramatik bir deÄŸiÅŸimle ortaya çıkmadığı için erkeklerde yaÅŸ dönümünü
belirlemek güçtür. YaÅŸlı erkekler cinsel yeterlilikte birtakım
deÄŸiÅŸimler gösterebilirler. SertleÅŸme (erection) eskisi kadar çabuk olmaz
ve boÅŸalma (ejaculation) süresi ve gücü azalmıştır (Masters ve
Johnson, 1966). Kimi erkeklerin yakınmaları (sinirlilik, kızgınlık,
depresyon, dikkatini yoÄŸunlaÅŸtırma güçlüÄŸü, istek yokluÄŸu) ile yaÅŸ dönümü
arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Masters ve
Johnson (1966), erkeğin cinsel tepki yeteneğinin azalmasında aşağıdaki
psikososyal etkenlerin etkisinden söz etmektedir:

(1) Kadına ilginin, kadının çekiciliÄŸinin yitmesine yol açan
uzun süreli iliÅŸkiye baÄŸlı tekdüzelik.

(2) Erkeğin mesleki uğraşları.

(3) Fiziksel ya da zihinsel yorgunluk.

(4) Aşırı alkol kullanımı.

(5) Eşlerden birinin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlığı.

(6) Başarısızlığa uğrama korkusu.

Kültürel kalıpyargılar erkeklerin 40-50 yaÅŸlarında birden bire
ciddi bir psikolojik bunalıma gireceklerini ileri sürmektedir. Erkeklerin
bu yaÅŸlarda uÄŸradıkları güçlükler bir tür "erkek menopozu"na mal
edilmektedir. Tıp adamları erkeklerde cinsel hormon üretimi azalmasından
söz ediyorlar, buna karşılık psikolog ve sosyologlar biyolojik
olmayan açıklamaları yeÄŸliyorlar.

D.J. Levinson erkeklerin genellikle 35-45 yaÅŸlarında bir dönüm
noktası yaÅŸadığını belirtiyordu. Levinson'a göre erkek bu dönemi
deÄŸiÅŸmeden geçiremez, çünkü yaÅŸamının bu döneminde deÄŸiÅŸik koÅŸullarla
karşılaşmak durumundadır. Yaşlanmanın tartışılamaz ilk işaretlerini
görür, kendisi konusunda sahip olduÄŸu düÅŸleri ve imgeleri yeniden
deÄŸerlendirmek zorunda olduÄŸu bir noktaya ulaşır. Ölüm gerçeÄŸi
de bir erkeÄŸi orta yaÅŸlarında yeni düÅŸünme yollarına zorlar. Yale
araÅŸtırmacıları bütün bu geliÅŸmelerin ortasında cinselliÄŸin de önemli
bir sorun alanı olduğunu buldular: Erkekliğin azalması olasılığından
ve fiziksel çekiciliÄŸin azalmasından duyulan kaygı.

Masters ve Johnson'a (1966) göre, erkekler 50 yaÅŸlarını geçtikten
sonra penisin dikleÅŸmesi daha fazla zaman almaktadır. Ayrıca özellikle
60'ından sonraki erkeklerde sertleÅŸme gençliklerinde olduÄŸu gibi
tam ve güçlü deÄŸildir, maksimum dikleÅŸme ancak orgazmdan az önce
gerçekleÅŸmektedir. Yaşın ilerlemesiyle spermde, seminal sıvıda ve
sertleÅŸme gücünde azalma olmaktadır. EÄŸer erkek cinsel yaÅŸamında
gençliÄŸinden beri yüksek bir etkinlik düzeyini korumuÅŸsa ve akut ya
da kronik bir hastalığı yoksa, cinsel etkinliğini ileri yaşlara kadar
sürdürebilmektedir. Yine de yaÅŸlı erkekler çok uzun süre uyarılmamışlarsa
cinsel tepki verme yetenekleri sürekli olarak azalabilmektedir.

c) Cinsel yaÅŸam

Sağlıklı erkek ve kadınlar, cinsel isteğin yok edilmemesi ya da
cinsel eylemin engellenmemesi koÅŸuluyla ileri yaÅŸlara kadar cinsel
işlevlerini koruyabilmektedirler. Yaşlılar, kendi yaşlarındaki insanların
"sekssiz" olması gerektiği konusundaki toplumsal tanımları benimsediklerinde
haksız bir söylencenin kurbanı olmaktadırlar.

Kinsey'e ve Westoff'a göre, evli çiftler yirmi yaÅŸlarında haftada
yaklaşık üç kez, otuzlarında yaklaşık iki kez, kırklarında bir buçuk
kez, ellilerinde bir kez ve altmışlarında yaklaşık on iki günde bir kez
cinsel iliÅŸkide bulunmaktadırlar. Ancak, genel nüfusta dört haftalık bir
dönemde görülen iliÅŸki sayısı 1965'te 6,8 iken, 1980'de 8.2'ye yükselmiÅŸtir.
Bu deÄŸiÅŸimin temel nedeni, gebeliÄŸi önleyici yeni yöntemlerin
bulunması ve yasal kürtaj hakkının kullanılması, dolayısıyla istenmeyen
gebeliklere baÄŸlı anksiyetenin azalmasıdır. Toplumsal özgürlüklerin
artması, kadınların beklentilerinin değişmesi ve kitle iletişiminde
cinselliÄŸin geniÅŸ ölçüde tartışılması da geliÅŸmelere katkıda bulunmaktadır.

ABD'li erkekler yayınlar yoluyla cinsellikle daha fazla ilgilenmeye
yöneltilmektedirler. Louis Harris'in 18-49 yaÅŸlarındaki erkekler
arasında yaptığı bir araştırma, erkeklerin % 49'unun cinselliği kişisel
mutlulukları için "çok önemli" bulduÄŸunu gösterdi; yetiÅŸkin mutluluÄŸuna
baÄŸlanan etkenler listesinde erkeklerin % 17'si cinselliÄŸi en az
önemliler arasında saydı. Erkeklerden yaÅŸamlarında kiÅŸisel olarak en
önemli üç deÄŸeri seçmeleri istendiÄŸinde en çok belirtilenler ÅŸunlardır:
% 56 aile yaÅŸamı, % 35 saÄŸlık, % 32 iç huzur, % 25 aÅŸk, % 19 iÅŸ, %
16 din, % 10 saygınlık, % 9 eğitim, % 8 seks. Amerikalı erkekler kendi
duyarlılık ve insanlıklarının daha fazla farkına varmaya başlamışlardır.
Sevecenlik, bağımlılık, zayıflık, acı gibi duyguları gittikçe artan
biçimde daha fazla tanımaya baÅŸlıyorlar. Yine de, erkeklerin çoÄŸu ve
özellikle yaÅŸlı erkekler bu tür "erkekçe olmayan" duyguları rahatça
konuÅŸmaktan henüz çok uzakta.

Kadınlar ise kendi cinselliklerini günümüzde daha fazla farketmeye
baÅŸlamışlardır. Bugün kadınlar cinsellikten daha fazla hoÅŸlanıyor
ve eşlerinden bunu istiyorlar. Hite'in araştırması kadınların %
95'inin ("frijit" olduklarını düÅŸünenlerin bile) mastürbasyon yaptıklarında
orgazm olmaya yetenekli olduklarını göstermektedir. Tutumlardaki
bu değişimin kadın hareketlerinden etkilendiği de kuşkusuzdur.
Ancak, araştırmalar, erkeklerin cinsel etkinliğe daha fazla ilgi duyduklarını
ve daha fazla katıldıklarını ortaya koymaktadır. Evli olmayan
kadınların % 92'si cinsel etkinlikten sürekli olarak yoksun olduklarını
ve % 45'i hiç cinsel ilgi duymadıklarını belirtmiÅŸler; oysa evli olmayan
erkeklerin sadece % 18'i cinsel iliÅŸkiden uzak ve sadece %15'i cinsel
iliÅŸkiden yoksun. Bununla birlikte, günümüzün genç kadınları cinsel
yaÅŸamla çok daha fazla ilgililer ve bu ilgi büyük olasılıkla yaÅŸamları
boyunca sürecektir. Dolayısıyla, yaÅŸlı yetiÅŸkinlerin cinsel tutum ve
davranışlarının gelecekte bugünkünden farklı olacağı söylenebilir.

Yaşlılık araştırmaları, cinsel ilgide ve etkinlikte azalma olsa bile,
yaÅŸamın ileri dönemlerinin hiç de "sekssiz" olmadığını göstermektedir.
ÖrneÄŸin, Newman ve Nichols'un araÅŸtırması, eÅŸleriyle yaÅŸayan
60-93 yaÅŸları arasındaki 149 erkek ve kadından % 54'ünün cinsel
iliÅŸkiyi hala sürdürdüÄŸünü göstermektedir. Cinsel iliÅŸkilerin yaÅŸam
boyunca önemli ve haz verici olduÄŸu saptanmaktadır. Deneklerini 67
yaşından 77 yaşına kadar izleyen bir başka araştırma, deneklerde cinsel
ilginin hiç azalmadığını göstermiÅŸtir. Ayrıca araÅŸtırmacılar, ileri
yaşlardaki cinsel ilginin -cinsel başarı gibi-, cinsel etkinliğin
düzenliliÄŸine baÄŸlı olduÄŸu ve erken yıllardaki cinsel etkinlikle baÄŸlantılı
olduÄŸu konusunda görüÅŸ birliÄŸi içindedirler (Masters ve Johnson, 1966).

Yetişkinlerin cinsel sorunları bilimsel araştırmaya daha yeni yeni
konu olmaktadır. Pittsburg Üniversitesi'nin orta sınıftan yüz çift üzerinde
yaptığı bir araştırmada, kadınların yaklaşık yarısı ve erkeklerin
üçte biri cinsellikle ilgili sorunlar bildirdiler. Uyarılma güçlüÄŸü bir
kadının cinsel doyumsuzluÄŸunda en çok bildirilen sorundur, kadınların
yaklaşık yarısı bu güçlüÄŸe sahiptir ve % 46'sı orgazma ulaÅŸma
güçlüÄŸü göstermektedir. Bu kadınların çoÄŸu seviÅŸme sırasında rahat
(relax) olmadıklarını söylemekte ve seviÅŸmeden sonra en küçük bir
sevecenlik görmediklerinden yakınmaktadırlar. Erkeklerin en çok belirttiÄŸi
sorun (% 36) erken boşalmadır ve % 16'sı da ereksiyon olma ya
da sürdürme güçlüÄŸü bildirmektedir. Master ve Johnson (1970), yaÅŸlı
erkeklerin avantajının, genellikle boşalım denetiminin 50-70 yaş grubunda
30-40 yaş grubundakinden daha iyi olması olduğunu ileri
sürmektedir. Her iki eÅŸ de her cinsel iliÅŸkide boÅŸalmanın mutlaka gerekli
olmadığı gerçeÄŸini kabul ettiklerinde cinsel iliÅŸki daha doyurucu
olabilmektedir. Ayrıca, penisin sertleşmesinin gecikmesiyle vajenin
nemlenmesinin gecikmesi de birbirine denk düÅŸmektedir.

Sonuç olarak, doyumlu cinsel iliÅŸki kapasitesinin saÄŸlıklı kiÅŸilerde
ileri yaÅŸlara kadar korunduÄŸu söylenebilir. YaÅŸlanan erkek için cinsel
etkinliÄŸi korumada en önemli etken cinselliÄŸin genç yaÅŸlardan itibaren
kararlılığıdır. Ne tür bir cinsel etkinliÄŸin yaÅŸandığı önemli deÄŸildir,
önemli olan cinsel etkinliÄŸin başından beri sürekli ve üst düzeyde
tutulmasıdır. Aynı ÅŸekilde, kadınlar için de sonsuz bir cinsel etkinlik
ve anlatım kapasitesinden söz edilebilir. Etkin cinsellik kadının
menopoz öncesi yıllarıyla sınırlı deÄŸildir; kadın, düzenli ve etkili bir
uyarımla karşı karşıya olduÄŸu sürece, tam cinsel etkinliÄŸe ve orgazm
tepkisine her zaman yeteneklidir. Her iki cins için de cinsel kapasitenin
yitirilmesi genellikle cinsel etkinlik yokluğundan kaynaklanmaktadır.

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile


SEO by AceSEF
Siteni Ekle
google-site-verification: google09bd85cd605c77e7.html