|
4. Ölme Süreci "Ölüm" sözcüÄŸü hem bir olayı -ölme olayını-, hem de bu olayın sonucunu gösterir. Klinik ölüm ile biyolojik ölümü birbirinden ayırmak çok güçtür. Klinik ölüm yaÅŸamsal (vital) belirtilerin yok olmasıyla tanımlanır; fakat yaÅŸamsal belirtilerin ortadan kalkmasından sonra bazı biyolojik yapılar iÅŸlevini sürdürmektedir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, biyolojik ölüm bedenin farklı yapılarına göre deÄŸiÅŸiklik göstermektedir. Ölme süreci normal olarak birtakım evrelerden geçmektedir. E. Kübler-Ross (1969) ölmekte olan 200'den fazla hastayla yaptığı görüÅŸmelere dayanarak ölme sürecinin evrelerini saptamıştır. Kübler-Ross'a göre, eÄŸer ölüm aniden olmamışsa ve ölmekte olan kiÅŸi ne olup bittiÄŸinin farkındaysa ölme süreci beÅŸ evreden geçmektedir. (a) Yadsıma ve yalıtma. Birinci evrede kiÅŸi ölümün yakın olduÄŸunu yadsımaktadır. İlk tepki "Hayır, ben deÄŸil, doÄŸru olamaz!" biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kimi hastalar bir yanlış yapıldığını (örneÄŸin tıbbi testlerin baÅŸkasınınkiyle karıştırıldığını) ileri sürmektedir, kimileri daha olumlu bir tanı için baÅŸka doktorlara gitmektedir. Bu yadsıma tepkisi beklenmeyen haberin ÅŸokuyla baÅŸaçıkmada saÄŸlıklı bir yol olarak görülebilir. Yadsıma kısa vadede tampon iÅŸlevi görmekte, hastanın uzun vadede daha köklü savunmalar geliÅŸtirmesine olanak saÄŸlamaktadır. 200 denekten sadece 3'ü yadsıma tutumunu sonuna kadar götürmüÅŸtür; çoÄŸu, yadsımanın tampon olma iÅŸlevi bittikten sonra onun yerine "kısmi kabul" tutumunu geçirmiÅŸtir. (b) Öfke. İkinci tepki "Neden ben?" biçiminde ortaya çıkmaktadır. Odak duygu öfke, haset ve küskünlüktür. Aile için bu öfkeyle baÅŸaçıkmak, hastanın bakış açısını anlamak çok zordur. Öfkeli kiÅŸinin mesajı belki ÅŸudur: "Ben yaşıyorum, bunu unutmayın! Sesimi duyabilirsiniz. Henüz ölmüÅŸ deÄŸilim..." (c) Pazarlrk. Bu evrede Tanrıyla, doktorla ya da baÅŸkalarıyla pazarlık ederek ölümü ertelemeye çalışılmaktadır. Bu evre de hasta için kısa vadede yardımcı bir evredir. Pazarlık örnekleri diÄŸer evreler kadar açık seçik deÄŸildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla baÅŸaçıkmaya kalkışmamaktadır. (d) Depresyon. Bu evrede kiÅŸi artık ölmekte olduÄŸunu yadsıyamaz, öfkenin yerini depresyon alır. Kübler-Ross "hazırlayıcı" depresyon ile "tepkici" depresyonu birbirinden ayırmaktadır. Hazırlayıcı depresyon, dünyanın ÅŸeylerinden vazgeçmeyi ve dünyadan sonul ayrılışı içeren "hazırlayıcı hüzün"le iliÅŸkilidir. Hasta sevdiÄŸi her ÅŸeyi ve herkesi bırakma sürecine girmiÅŸtir. Bir depresyon türünde hasta sessizdir; sessiz jestler, karşılıklı duygu ve sevecenlik anlatımları hastaya yardımcı olabilir. Buna karşılık tepkici depresyonda kiÅŸi bazı müdahaleler gerektirebilir, destekler isteyebilir. (e) Kabul etme. Bu son evre öncekilerin en yüksek noktasıdır. Bu evrede hasta yaklaÅŸan sonunu derin derin düÅŸünmektedir. Bu evre hemen hemen bir duygu boÅŸluÄŸuyla belirlenir. Kübler-Ross bu evrelerde "umut"u önemli ve sürekli bir etken olarak görmektedir. Yeni bir ilaç, bir araÅŸtırmada son dakikada bir baÅŸarı, yeni bir tedavi yöntemi gibi düÅŸünceler hastanın son aylarına ve haftalarına kadar koruduÄŸu düÅŸüncelerdir. Bu umut sadece iyileÅŸme umudu deÄŸildir, aynı zamanda ölümü kabul ederek ölme umududur. Bu umut, hem ölümü hem de ölüm kederini daha insancıl ve anlamlı kılmaktadır. Psikiyatrist Kübler-Ross ölüm evreleri kuramını ağır derecede hasta kiÅŸilerle yaptığı görüÅŸmelerle geliÅŸtirmiÅŸtir. Bugün geçerliliÄŸi kalmamakla birlikte, bu kuram, baÅŸka araÅŸtırmacıları ölmenin psikolojisi üzerinde çalışmaya sevketmesi bakımından yararlı olmuÅŸtur. Kastenbaum (1975), Kübler-Ross'un kuramının ölme sürecinin çok önemli bazı yönlerini ihmal ettiÄŸini ileri sürmektedir. KiÅŸilik, cinsiyet, geliÅŸim düzeyi, ölüm ortamı gibi etkenleri mutlaka dikkate almak gerekmektedir. Kastenbaum'a göre Kübler-Ross'un evreleri ölme deneyiminin çok dar ve öznel yorumlarıdır. Bu evreler abartılmış ve bireyin önceki yaÅŸamından ve ÅŸimdiki koÅŸularından yalıtılmış biçimde betimlenmiÅŸtir. ::::::::::::::::: 5. Ölümü Karşılama Herkes ölümü ve ölmeyi kabul etmek zorundadır; ölümü gerçekçi bir biçimde kabul etmek kiÅŸinin duygusal olgunlaÅŸmasının belirtisidir. Ancak, insanların ölüm karşısındaki bilinç düzeylerinin bireyden bireye farklılık göstereceÄŸi de açıktır. Duk Üniversitesi araÅŸtırmacıları 60-94 yaÅŸları arasındaki 140 yaÅŸlıyı incelediler. YaÅŸlıların % 5'i ölümü hiçbir zaman düÅŸünmediÄŸini, % 25'i haftada bir kezden daha az düÅŸündüÄŸünü, % 20'si ölümün haftada bir kez aklına geldiÄŸini, % 49'u ölümü en azından günde bir kez anımsadığını belirtiyordu. Aynı araÅŸtırmada yaÅŸlı kiÅŸilerin ölüme farklı anlamlar yüklediÄŸi de bulunmuÅŸtur. Kimileri ölümü bedensel yaÅŸamın sona ermesi ve yeni bir yaÅŸama, baÅŸka bir dünyaya geçiÅŸ olarak görmektedir. Kimileri daha önce ölmüÅŸ sevilen bir kiÅŸiyle yeniden birleÅŸme inancını dile getirmektedir. Her iki grup için de ölüm daha iyi bir varoluÅŸ durumuna geçiÅŸtir. Ölümün bir ceza olduÄŸunu doÄŸrudan dile getirenler çok azdır. Ölümü bir "son" olarak görenler de vardır. KiÅŸi için ölümün anlamı, hem kiÅŸisel hem sosyo-kültürel pek çok belirleyiciye baÄŸlıdır. "Ölümün anlamı" ölüm olayının yaÅŸanmasına baÄŸlı deÄŸildir; ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara baÄŸlıdır. Duke Üniversitesi araÅŸtırmasında deneklerden aÅŸağıdaki cümleleri tamamlamaları istenmiÅŸtir: - Bir insan öldüÄŸü zaman ... - Ölüm ... dir. - ÖldüÄŸüm zaman ben ... Yanıtlar aÅŸağıda gösterilen kategorilerde toplanmaktadır: (a) YaÅŸamın sürmesi ya da kesilmesi. Açıklamaların çoÄŸu dinsel inançları ortaya koymaktadır. ÖrneÄŸin, "Ölüm bu dünyadan bir baÅŸka dünyaya geçiÅŸtir" ya da "öldüÄŸüm zaman ruhumun sürüp gideceÄŸini düÅŸünüyorum" gibi. Bu açıklamalara göre yaÅŸamın sonu öbür dünyaya atlama tahtasıdır. Bir baÅŸka yorum da, ölen kiÅŸinin baÅŸkalarında yaÅŸaması biçimindedir: "Ölen bir insan kalanların düÅŸüncesinde ve gönlünde yaÅŸamayı sürdürür." Buna karşılık kimileri de ölümü, kiÅŸiliÄŸin sona ermesi olarak düÅŸünmektedirler. (b) DüÅŸman olarak ölüm. Ölüm yaÅŸamı ve iliÅŸkileri kesen, bozan, sona erdiren bir düÅŸman olarak görülmektedir. Örnek: "Ölüm zalim bir efendidir". Yanıtların çoÄŸu bağımlılık, güçsüzlük korkusunu ya da ölüm edimine baÄŸlanan acı ve eziyet çekme duygusunu dile getirmektedir. (c) BirleÅŸme ya da ayrı düÅŸme. Çokları ölümü daha önce ayrılınan birine kavuÅŸma olarak görmekte, kimileri de sevilen birinden ayrılma gibi hissetmektedir. (d) Ödül ya da ceza. ÇoÄŸu kiÅŸi ölümü daha iyi bir varoluÅŸ durumuna geçiÅŸ olarak görmektedir. Örnek: "Tanrının mutluluklarına kavuÅŸmaya gideceÄŸim." Bu aslında dinsel inançlara baÄŸlı bir düÅŸüncedir. Ölümün ceza anlamına geldiÄŸi genellikle pek az dile getirilmiÅŸtir (Jeffers ve Verwoerdt, 1969). AraÅŸtırmacıların çoÄŸu yaÅŸlı kiÅŸilerin çok az bir bölümünün -sadece % 30- ölüm korkusu bildirdikleri konusunda görüÅŸ birliÄŸi içindedir. Ulusal Ruh SaÄŸlığı Enstitüsü'nün araÅŸtırmasında saÄŸlıklı yaÅŸlı kiÅŸilerde ölüm korkusu % 30 oranında bulunmuÅŸtur. AraÅŸtırmacıların, yaÅŸları 49-92 arasındaki 200 denek üzerinde uyguladıkları cümle tamamlama testine göre, ölüm korkusu genel nüfusta yaÅŸlı kiÅŸilerde olduÄŸundan daha yaygındır. Duke Üniversitesi'nde yapılan baÅŸka bir araÅŸtırmada "Ölümden korkuyor musunuz?" sorusuna yaÅŸlı deneklerin sadece % 10'u olumlu yanıt verdiler; deneklerin % 35'i korktuÄŸunu reddetti, % 55'i ambivalandı ve soruyu yanıtlamakta tereddüt etti. Bu bulgular ölüm korkusu sorununun yaÅŸlı kiÅŸilerde bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Duke Üniversitesi araÅŸtırmasında bir denek ÅŸöyle demektedir: "Hayır, ölümden korkmuyorum, bu bana son derece normal bir süreç olarak görünüyor. Ama ölüm geldiÄŸinde neler hissedeceÄŸinizi asla bilemezsiniz. Belki paniÄŸe kapılabilirim." Bengston, Cuellar ve Ragan genç insanların 65 yaÅŸ ve üstündekilerden daha fazla ölüm korkusu yaÅŸadıklarını ileri sürmektedir. İnsanlar acı verici, ayrılık yaratıcı hastalıklardan daha fazla korkmaktadırlar. Hinton hastanede ölen kiÅŸilerden dörtte birinin yüksek bir kabul gösterdiÄŸini söylemektedir; fakat hastalık ve hastahane koÅŸulları bunda önemli bir rol oynamaktadır. Hastaların yaklaşık yarısı yaÅŸamının sona ermekte olduÄŸunu kabul etmekte (daha çok yaÅŸlı kiÅŸiler), dörtte biri acı çektiÄŸini bildirmekte, diÄŸer dörtte biri ise pek az ÅŸey söylemektedir. Weisman ve Kastenbaum (1968) sadece pek az yaÅŸlı kiÅŸinin ölüm korkusundan söz ettiÄŸini, ölüm korkusunun daha çok akut duygusal ya da psikiyatrik bozukluk çeken yaÅŸlılarda bulunduÄŸunu belirtmektedir. YaÅŸlı kiÅŸiler ölüm karşısında tek biçimli bir örüntü deÄŸil, çok çeÅŸitli yönelimler göstermektedirler. Robert N. Butler'in (1971) "yaÅŸamı yeniden gözden geçirme" adını verdiÄŸi süreç genellikle sessizce gerçekleÅŸtirilmekte ve kiÅŸiliÄŸin yeniden örgütlenmesinde olumlu bir güç yaratmaktadır. Ancak bu bazı durumlarda patolojik düzeyde yoÄŸun bir suçluluk, umutsuzluk ve depresyonun anlatımı da olabilmektedir. Bir insanın yaÅŸamını yeniden gözden geçirmesi deÄŸiÅŸik türden bunalımlara tepki olabilir (örneÄŸin, emeklilik, eÅŸin ölümü, kendi ölümünün yakınlığı gibi). Butler'e göre yaÅŸamın yeniden gözden geçirilmesi, bir bireyin ölüme uyumu, yaÅŸamın sonuna doÄŸru kiÅŸilik geliÅŸiminin sürekliliÄŸi açılarından çok önemlidir. ÇeÅŸitli araÅŸtırmalar ölümden önce sistemli psikolojik deÄŸiÅŸimlerin ortaya çıktığını bildirmektedir. Bu deÄŸiÅŸimler fiziksel hastalıkların basit bir sonucu deÄŸildir. Ciddi biçimde hasta olan ve sonra iyileÅŸen kiÅŸiler aynı deÄŸiÅŸimleri göstermemektedir. Lieberman ve Coplan, ölümlerinden bir yıl ya da daha az süre önce incelenen bireylerin, ölümden üç yıl ya da daha fazla uzak olanlara oranla daha zayıf zihinsel baÅŸarı, daha az içgözlem eÄŸilimi, kiÅŸilik testlerinde daha az saldırgan ve daha fazla uysal benlik imgesi gösterdiklerini bildirmektedir. Bir yıl içinde ölenlerin birkaç yıl sonra ölenlere oranla zeka ölçümlerinde düÅŸüÅŸ gösterdikleri de bulunmuÅŸtur. Psikomotor baÅŸarı testleri, depresyon ölçekleri ve saÄŸlık bildirimleri önceden kestirim saÄŸlayabilmekte ve doktorları gelecekteki bozukluklar konusunda uyarabilmektedir. Sosyolog Robert Blauner, modern toplumların bürokratik düzenlemelerle ölüm olayını denetim altına aldıklarını belirtmektedir. Amerika'da daha birkaç kuÅŸak önce insanlar evlerinde ölüyorlardı; bugün yaÅŸlılar yurdu ve hastaneler ileri derecede hasta olanlarla ilgilenmekte ve ölüm bunalımlarıyla uÄŸraÅŸmakta, cenaze evleri de topraÄŸa verme iÅŸini üstlenmektedir. Birçok insan için gitgide daha yabancı bir yaÅŸantı olduÄŸundan ölümle nasıl baÅŸa çıkılacağı da gitgide daha az öÄŸrenilmektedir. Ne ölmekte olan kiÅŸi, ne de ailesi ve arkadaÅŸları ölüm yaÅŸantısıyla uÄŸraÅŸmayı saÄŸlayacak anlayış ve bilgiye sahiptirler. Amerika BirleÅŸik Devletler'inde, ölen kiÅŸilerin % 70'inin son yıllarını bakımevinde ya da hastanede, çoÄŸu zaman acı içinde ve yalnız olarak geçirdiÄŸi saptanmaktadır. "Onuruyla Ölme" hareketinin savunucuları "saldırgan" tıbbi bakımın -yaÅŸamın ne pahasına olursa olsun korunmasının- insanları hızlı ve doÄŸal ölümden alıkoyduÄŸunu ısrarla vurgulamaktadırlar. Amerikan halkı içinde "saÄŸlıklı ölme" istemi gitgide artmaktadır. Bu görüÅŸe göre acıdan ve travmadan olabildiÄŸince uzak bir ölüm yeterli deÄŸildir; umutsuz bir hastalıktan acı çeken bireyler, kendi tüm yaÅŸam üsluplarına uygun düÅŸen ve kimlikleriyle bütünleÅŸen (örneÄŸin romantik bir ölüm, kahramanca bir ölüm, vb.) özel bir ayrılma üslubu seçebilmelidir. Sudnow kurumların sistemli bir örgütlemeyle ölüme yakın olanları ve ölenleri nasıl gizlediklerine deÄŸinmiÅŸtir; Watson yaÅŸlı ve hasta olmanın aynı gizleme sürecini baÅŸlattığını ortaya koymuÅŸtur. Aktif tedavinin kesilmesi kararı çok hasta olanlar ve ölüm halindeki hastalar için alınmaktadır. Ancak, "çok hasta" ve "ölüm halinde" kavramları yaÅŸlılarda genellikle birbirine karışmaktadır. Aktif tedavinin kesilmesinin yanısıra, kiÅŸisel iliÅŸkiler de birden azalmaktadır; bu da bazı durumlarda hasta fakat ölümcül olmayan hastaların tedavisinin kesilmesiyle sonuçlanmakta ya da hastalar psikiyatrik hasta olarak sınırlı hastane köÅŸelerine atılmaktadırlar. Oysa Miller'in saptadığına göre, "umutsuz" olarak damgalanan yaÅŸlı hastaların dikkatli ve duyarlı bir bakımla iyileÅŸebildikleri görülmektedir. İyileÅŸmesi olanaklı hastaların toplumsal, duygusal ve teknik bakımdan terkedilmesi ölümle sonuçlanmaktadır. Ölme sürecine iliÅŸkin evrelerin eleÅŸtirisiz kabul edilmesi de bakımın sürmesini engellemektedir. Kübler-Ross'un kuramı deneysel olarak desteklenmemiÅŸ, üstelik kuramın birçok yöntembilimsel ve kavramsal kusuru olduÄŸu bulunmuÅŸtur. Kuramın anksiyete azaltıcı olarak kullanılması saÄŸlık personeli arasında artık ilgi çekmemektedir. Bugün hastane çalışmalarında hastaların bireyselliÄŸi, hasta ailelerinin hakları daha fazla vurgulanmaktadır. Hastaneye kaldırma ölüm korkusunu arttırabildiÄŸi için aile içinde bakım daha fazla desteklenmektedir. Bütün ölümlerin aynı oranda etkili olmadığı bilinmektedir. Glaser yaÅŸlıların ölümünün toplum üzerinde çok az bir etkisi olduÄŸu savını gerontolojiye ilk kez sokan yazardır. Daha yakınlarda Owen, Fulton ve Markusen, anababa, eÅŸ ve çocuk yitiren yetiÅŸkinlerin kederlerini karşılaÅŸtırmış, yaÅŸlı anababa yitiminin daha az keder verici, yerleÅŸik davranışlarda daha az kesintiye yol açıcı ve daha az anlamlı olduÄŸunu bulmuÅŸtur. Sanders yaÅŸlı anababa yitiminin eÅŸ ve çocuk yitiminden daha az sarsıcı olduÄŸunu saptamıştır. Moss ve Moss, yetiÅŸkinin anababa yitimine daha az tepki göstermesini, yetiÅŸkinin yaÅŸlı anababanın potansiyel ölümünü sık sık düÅŸünmesine, olayın bir tür provasını yapmasına baÄŸlamaktadır. Ayrıca, kiÅŸinin yaÅŸlı anababasının ölümünü düÅŸünmesi eÅŸ ya da çocuÄŸunun ölümünü düÅŸünmesinden daha az "tabu" dur. BiliÅŸsel ve duygusal öksüzlük düÅŸüncesi çok önceden baÅŸlar ve bireyi hazırlar; bu sürecin bireyi kendi ölümüne de hazırladığı söylenebilir. Büyüklerin ölümünden daha az etkilenme gerçeÄŸi, bireyin kendisini "genç" diye tanımlamasından "yaÅŸlı" diye tanımlamasına geçiÅŸi etkiler mi sorusu henüz ortadadır. Belki burada, söylenmeyen, sessizce geçiÅŸtirilen bir keder vardır: "Ben de özlenmeyen biri olacağım... Belki kendimi özlenmemeye alıştırmam gerek." Yas ölüm nedeniyle bir akrabasından ya da arkadaşından yoksun kalan kiÅŸinin içinde bulunduÄŸu durumdur. Keder, sevilen birinin ölümünün ardından duyulan ÅŸiddetli ruhsal acı ve elemi içerir. Matem, bir kiÅŸinin ölümüne duyulan acının belirtilerini ortaya koyma biçiminin toplum tarafından düzenlenmesine dayanır. ÇaÄŸdaÅŸ klinikçiler ve psikologlar, "Derdini söylemeyen derman bulamaz!" biçimindeki Türk atasözünün dile getirdiÄŸi görüÅŸü paylaÅŸmaktadırlar. Acılı duyguların hafifletilmesi ve duygusal yardım süreci çok önemlidir. Aile ve arkadaÅŸ desteÄŸini gören kiÅŸiler yası izleyen fiziksel ve ruhsal bozuklukları daha az göstermektedirler. Öte yandan, kültürel beklentiler, toplumsal deÄŸerler ve topluluk kuralları kederin yaÅŸanmasına müdahale etmektedir. GeliÅŸmiÅŸ toplumlarda ölme de tıbbi teknolojiye bırakılmıştır ve genellikle evin dışında olmaktadır; matem ruhsal bir patoloji olarak görülmektedir. Oysa tanatologlar keder anlatımlarını ve matem törenlerini geride kalanlar için tedavi edici nitelikte görmektedirler. Yas ve keder sevilen birinin ölümünün hemen ardından gelen dönemde önemli bir etki yaratmaktadır. Geride kalanlar fiziksel ve ruhsal hastalıklara ve ölüme karşı daha duyarlı olmaktadırlar. Bu özellikle ansızın ve beklenmedik biçimde gelen yaslar için doÄŸrudur. Yaslı kiÅŸiler, hastalık, kaza, ölüm, iÅŸsizlik ve diÄŸer hasar görmüÅŸ yaÅŸam belirtilerini daha fazla göstermektedirler. On üç ay süren bir izleme araÅŸtırmasında yaÅŸlı kiÅŸilerin % 32'sinin saÄŸlık bozuklukları gösterdikleri -kontrol grubunda sadece % 2- bulunmuÅŸtur. Dul kadınlar dulluklarının ilk yılında aynı yaÅŸtaki dul olmayan kadınlara oranla üç kat daha fazla doktora görünmekte, yatıştırıcı ilaçları yedi kat daha fazla kullanmaktadırlar. Yas içindeki yetiÅŸkinler tipik olarak birtakım evrelerden geçmektedirler. Birinci evre ÅŸok, uyuÅŸukluk, yadsıma ve inanmama evresidir. En yoÄŸun duygu olan ÅŸok ve uyuÅŸukluk genellikle birkaç hafta sürmekte, yadsıma ve inanmama ise günlerce ve hatta aylarca sürebilmektedir. İkinci evre özleme, hasretini çekme ve depresyon evresidir. Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta, ama daha uzun sürebilmektedir. Bu evredeki yaygın duygular, aÄŸlama, umut, gerçek olmama duygusu, empati, insanlardan uzak durma, ilgi yokluÄŸu, ölenin anısına baÄŸlanma, vb.'dir. DiÄŸer belirtiler öfke, kızgınlık, korku, uykusuzluk, iÅŸtahsızlık vb. olabilir. Ölen kiÅŸiyi ülküleÅŸtirmeye de yas tutanlarda çok rastlanmaktadır. Yasın üçüncü evresi sevilen kiÅŸiden kurtulma ve yeni koÅŸullara uyum saÄŸlamadır. Bu dönemde birey kaynaklarını harekete geçirir, insanlarla ve etkinliklerle yeniden ilgilenir, yeni bir denge kurmaya çalışır. Kimileri için bu evre 6-8 hafta, kimileri için de aylar hatta yıllar sürebilmektedir. Dördüncü evre kimliÄŸin yeniden kurulması evresidir. KiÅŸi yeni iliÅŸkiler gerçekleÅŸtirir ve sevdiÄŸi biriyle yeni roller üstlenir. Geride kalanların yaklaşık yarısı bu evrede yas yaÅŸantısından bazı yararlar ya da deneyimler edindiklerini bildirmektedir. Dul erkekler konusunda pek az bilgiye sahibiz. 45 yaşın üstündeki dul erkeklerin ölüm oranının evli erkeklerin oranının iki katı olduÄŸu, dulların intihar riskinin de çok yüksek olduÄŸu bilinmektedir. 46-65 yaÅŸlar arasındaki dul erkeklerin yarısından fazlası yeniden evlenmektedir. SaÄŸlıklı dullar görece daha çabuk evlendiÄŸi için, dullar arasında yüksek ölüm oranı saptayan istatistikler öncelikle daha az saÄŸlıklı dullara uygulanabilir. Dul kadınlara iliÅŸkin bilgimiz dul erkeklerinkinden daha fazladır. Sosyolog H.Z. Lopata'ya göre, dul kadınların yaklaşık yarısı tamamen yalnız yaÅŸamakta, çoÄŸu da böyle yaÅŸamayı yeÄŸlemektedir. AraÅŸtırmalar, dulluÄŸun uzun süredeki olumsuz sonuçlarının, dul olmanın kendisinden çok, sosyoekonomik yoksunluklardan kaynaklandığını göstermektedir (Vander Zanden, 1981).
|