OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.

Ana Menü

Faydali Olmasi Dilegi ile...:
YAŞLILIK PSİKOLOJİSİ-5 (Düşünce Olarak Ölüm) Yazdır

 DüÅŸünce Olarak Ölüm

İnsanoÄŸlu için doÄŸumdan itibaren tek mutlak gerçek ölümdür. Bu
gerçek varoluÅŸun anlamının temelinde yer almaktadır. Ancak, ölüm
aynı zamanda artık var olmama tehdidini de temsil etmektedir; dolayısıyla,
ölümden kaçamayacağının farkına varabilen tek yaratık olan
insana varoluşsal bir anksiyete de yaşatmaktadır. May bu anksiyeteyi
ÅŸöyle tanımlamaktadır: "VaroluÅŸunun yıkılabileceÄŸinin, kendisini ve
dünyasını yitirebileceÄŸinin, bir 'hiç' olabileceÄŸinin farkına varan bireyin
öznel durumu...

Birey bu öznel durumu nasıl algılamakta, üzerinde nasıl düÅŸünmektedir?
Ölüm kavramını oluÅŸturmakta kullandığımız zihinsel iÅŸlemler
nelerdir? Kastenbaum ve Aisenberg (1976) bu konuda baÅŸvurduÄŸumuz
temel mantığı ÅŸöyle açıklamaktadır: 1) "Ölmek", "ölü" gibi
kavramlar genellikle zihnimizin dışında ya da ötesinde yer alan olgulara
"dayanılarak" zihinde "kurulmuÅŸ" kavramlardır. ÖrneÄŸin, Sokrates'i
ölü olarak "düÅŸünürüm", ama önemli olan Sokrates'in "gerçekten"
ölü olmasıdır. 2) Ancak, biz "uzakta" ne olup bittiÄŸini asla
"gerçekten" bilmeyiz. Hatta biz uzakta bir "uzakta" olduÄŸunu da bilmeyiz.
Biz kendi psikolojik süreçlerimiz içinde ve aracılığıyla yaÅŸarız.
KiÅŸisel düÅŸüncelerimiz ve duygularımız ile evrende olan herhangi bir
ÅŸey arasındaki iliÅŸki her zaman bir kestirimden ibarettir. 3) Ölümle ilgili
kavramların çözümlemeye ve anlamaya elveriÅŸli özel bir varoluÅŸ
biçimine sahip olduÄŸunu biliriz. Ölüm, kontrollü görgül araÅŸtırmalara
bile elveriÅŸlidir. Ölüm kavramları da "kavram"lardır. Bireydeki ölüm
kavramlarının gelişimini ve yapısını inceleyebiliriz. Bireyin kavramlar
bütünü içinde ölüm kavramının aldığı yeri öÄŸrenebiliriz. Ölüm kavramı
ile anksiyete ve tevekkül gibi kapalı durumlar arasındaki iliÅŸkiyi
keşfedebiliriz. Riske girme eylemleri ya da "yaşam" sigortası yaptırma
gibi açık davranışlarla ölüm kavrammın iliÅŸkisini araÅŸtırabiliriz. Kültürleri
ve alt kültürleri, ölüm kavramları ve bunların toplumsal yapı ve
iÅŸleyiÅŸteki doÄŸurguları açısından inceleyebiliriz. 4) Bu çözümleme
düzeyi son derece geçerlidir, çünkü kesinlikle psikolojinin alanı
içindedir. Kısacası, biz ölüme önce psikolojik bir kavram olarak
yaklaşıyoruz. Ölüm eÄŸer çok daha fazlası deÄŸilse en azından psikolojik
bir kavramdır.

Kastenbaum ve Aisenberg (1976) ölüm kavramıyla ilgili genel
önermeleri ÅŸöyle sıralamaktadır:

(1) Ölüm kavramı her zaman görecelidir. Biz ölüm kavramının
göreceliÄŸini geliÅŸimsel düzeyde vurguluyoruz. GeliÅŸim düzeyi mutlaka
bireyin kronolojik yaşı anlamına gelmez. Kronolojik yaşın bireyin
düÅŸünme biçimini kestirmede önemli ipuçları verdiÄŸi kesindir; ancak
biz geliÅŸim düzeyiyle Piaget ve diÄŸerlerinin kastettiÄŸi yapısal anlam
açısından ilgileniyoruz.

(2) Ölüm kavramı son derece karmaşıktır. ÇoÄŸu zaman ölüm
kavramını bir-iki önermeyle dile getirmek yeterli olmamaktadır.

(3) Ölüm kavramları deÄŸiÅŸir. Bu önerme daha önce verilenlerle
açıklanmıştır. Bir insanın ölüm kavramını özel bir zaman noktasında
belirlediÄŸimizde, bu betimlemenin o kiÅŸi için sonsuza dek deÄŸiÅŸmez
kalacağını bekleyemeyiz.

(4) Ölüm kavramlarının geliÅŸimsel "amacı", karanlık, belirsiz
ya da hala oluÅŸum halindedir. Büyüme eÄŸrilerini baÅŸlangıç noktasından
doruÄŸa kadar izlemek alışılmış bir yoldur. ÖrneÄŸin, çocuÄŸun
boyunun yetiÅŸkin boyu olan "amaca" ulaşıncaya kadar büyümesini
bekleriz. Ölüm anlayışlarının grafiÄŸini aynı güvenle çizmek olanaklı
deÄŸildir. Bu sınırlılığın teknik nedenleri, ölüm anlayışlarının
ölçülmesindeki ve ilerleme ya da ilerlememeyi betimleyebilecek uygun
niceliksel birimler oluÅŸturulmasındaki güçlüklere baÄŸlıdır. Daha da önemli
olan sorun, yöntemle deÄŸil içerikle ilgilidir; en olgun ya da ideal ölüm
anlayışını neyin oluÅŸturduÄŸunu henüz bilmiyoruz. KuÅŸkusuz birtakım
kanılar var; ama bunlar sistemli kuram ya da araÅŸtırmalardan çıkarılmış
sonuçlar olmaktan çok, deÄŸer yargıları türündendir.

(5) Ölüm kavramları durumsal baÄŸlamlardan etkilenir. Özel bir
anda ölümü nasıl kavramlaÅŸtırdığımız konusu birçok durumsal etkenle
etkilenmiÅŸtir. Odada, yanıbaşımızda ölmekte olan biri var mıdır? Ya
bir ceset? Durum yaÅŸamımız için olası bir tehdit içermekte midir?
Yalnız mıyız, yoksa arkadaşlarımızla birlikte mi? Ay ışığı mı var,
yoksa geceyarısı karanlığı mı? Durum, seçici bir biçimde, bizde zihinsel
olarak var olan birçok ölüm türünden birini ortaya çıkarır.

(6) Ölüm kavramları davranışla iliÅŸkilidir. Bir insanın eyleminin
onun ölüm anlayışıyla doÄŸrudan ve olumlu biçimde iliÅŸkili olduÄŸu
düÅŸünülebilir. ÖrneÄŸin, ölümün ebedi mutluluÄŸa geçiÅŸ olduÄŸunu kabul
eden biri için intihar tutarlı bir davranıştır. Fakat aradaki iliÅŸki nadiren
bu kadar basittir. Benzer ölüm anlayışları farklı davranışlara yol açabilir,
benzer davranışlar da farklı düÅŸüncelerin ardından gelebilir. Ölümü
"ebedi mutluluk" sayan baÅŸka biri yaÅŸamını sürdürmeyi seçebilir.
Bir baÅŸkası da ölümden sonraki yaÅŸam düÅŸüncesine kapılmadan intihar
edebilir. Bir insanın ölüm kavramı davranışını uzak ve karmaşık
yollardan etkileyebilir. Ölümle hiçbir ilgisi yokmuÅŸ gibi görünen davranışlar
bile ölüm anlayışlarından etkilenebilir. ÖrneÄŸin, uykusuzluk
ya da sevilen birinden ayrılmada duyulan panik bazen ölüm kavramıyla
iliÅŸkili olabilir.

Uygulamada kavramlarla tutumlar arasında bir ayırım yapmak
çok güçtür. Ölümü kendimize nasıl açıkladığımız ya da yorumladığımız
konusu ile, ölüm karşısındaki tutumlarımız ya da yönelimlerimiz
konusu ayrı ayrı incelenebilir. Herhangi bir nesneyle tüm iliÅŸkimiz
hem kavramsal hem de tutumsal öÄŸeler içerir.

BaÅŸlangıçta en azından iki tür ölüm anlayışı ayırt edilebilir. Birincisi
"baÅŸkasının ölümü"dür. Bu düÅŸünme biçimine inanmak için
haklı nedenler vardır: "Siz öldünüz" (ölüsünüz) kavramı "Ben öleceÄŸim"
kavramından daha çabuk geliÅŸir. "Siz ölüsünüz" önermesi aÅŸağıda
belirtilen düÅŸüncelerle iliÅŸkilidir:

(1) Yoksunuz. Ama yok olmak ne demek? Burada gözlemcinin
referans çerçevesini deÄŸerlendirmemiz gerekmektedir. Küçük bir çocuk
için bu çerçeve büyük ölçüde algısaldır. Yok demek "burada ve
ÅŸimdi" olmamak demektir. Çocuk henüz zaman mesafesi ile mekan
mesafesi arasında tam bir ayırım yapabilecek durumda değildir. Başka
bir kcntte "uzakta" olmak yetiÅŸkinin referans çerçevesi açısından mekanda
var olmaktır; oysa çocuk o kiÅŸinin yokluÄŸunu yaÅŸar, çocuÄŸun
algısal mekanında o kişi yoktur, dolayısıyla "yok"tur.

(2) Ben terkedildim. Bu durum hemen hemen önceki önermenin
karşılığıdır. Benim algısal referans çerçevemden çıkmanız benim
güvenlik duygumu etkiler. Anababa ya da baÅŸka önemli bir kiÅŸi olarak
siz çocuÄŸun tanıdığı evrenin anlamlı bir yönünü oluÅŸturmaktasınız;
çocuk olarak ben sadece "yokluÄŸunuz"u deÄŸil, aynı zamanda "içimdeki
rahatsız duyguların varlığını" da farkederim.

(3) Sizin yokluğunuz ve benim terkedilme duygum genel ayrılma
duygusuna katkıda bulunur. Çok önemli iliÅŸki ve destek kaynaklarından
biriyle yabancılaÅŸtım demektir. Bu ayrılık benim için fazlaca
kritik ise, sadece sizinle deÄŸil çevreyle de gittikçe artan bir kopukluk
yaşayabilirim. Sizden zorla ayrıldığım izlenimini de taşıyabilirim; bu
travma yokluk ve terkedilmenin soğukluğunu daha da yoğunlaştırabilir.

(4) Ayrılmanın sınırı yoktur. Küçük çocuk gelecek zaman ya da
genel olarak zaman kavramına yetişkinlerin geliştirdiği anlamda sahip
deÄŸildir. Kendi kendine "Anne gitti, ama beÅŸ gün sonra dönecek" diyemez;
kısa, uzun ve dönüÅŸsüz ayrılıkları birbirinden ayıramaz, sonuçlarını
kestiremez, planlayamaz.

(5) ÇocuÄŸun tekrarlı psikobiyolojik ritmlere girmesi onun ayrılma
ve ölümle iliÅŸkisini zorlaÅŸtırır. Henüz "nesnel" zaman dünyasına
tam olarak katılmamıştır, geçmiÅŸten ÅŸimdiki zamana ve geleceÄŸe standart
birimlerle uzanır. ÇocuÄŸun zamanı her sabah uyanmasıyla baÅŸlar;
acıkma, uyuma gibi içsel ritmler ve gece, gündüz gibi dışsal ritmler
onun zaman deÄŸerlendirmesini güçlü bir biçimde etkiler.

Zamanla kurulan bu iliÅŸki çocuÄŸun "baÅŸkasının ölümü" anlayışını
nasıl etkilemektedir? Önceki dört nokta çocuÄŸun ayrılma karşısındaki
duyarlılığını ve yaralanabilirliÄŸini vurgulamaktadır. ÖrneÄŸin, çocuk
kısa süreli ayrılma ile uzun süreli ya da kesin ayrılma görünümü
arasında iyi bir ayrım yapamaz. Burada çeliÅŸik görünen bir etkeni de
eklemek gerekmektedir; ÅŸu iki nokta zihinde birleÅŸmektedir: a) çocuÄŸun
zaman yaÅŸantısı döngüsel ritmlerle koÅŸullanır ve, b) çocuk,
yetiÅŸkinlerin çocuÄŸun "gerçekten" terkedilmediÄŸini göstermek istedikleri
durumlarda yokluk, terkedilme ve ayrılma duygularını yaşamaya
yeteneklidir. Ayrılmanın sınırsızlığı ya da herhangi bir yaşantının
sonsuzluÄŸu duygusu çocuÄŸun yaÅŸantısının dönemsel niteliÄŸiyle
çeliÅŸkiye girer. Bu iliÅŸkiyi dile getirmek biraz güçtür. TerkedildiÄŸini
hisseden bir çocuk ÅŸimdiki yaÅŸantısına gelecekte bir sınır çizme yollarına
sahip deÄŸildir. Gerçekte, bunca acı çekmesinin nedenlerinden
biri, bu kötü yaÅŸantının kendi kendini sınırlayan bir varlığın belirtilerini
göstermemesidir. Bununla birlikte, çocuÄŸun psikolojik durumu her
zaman bir geçiÅŸ durumudur; içinde yaÅŸadığı çevre de geçiÅŸ durumundadır.
ÇocuÄŸun karnı acıkır ya da uykusu gelir, güneÅŸ de doÄŸar ya da
batar. Döngüsel bir çevrede döngüsel bir yaratık olarak çocuk sabit bir
referans çerçevesini uzatmalı bir zaman dönemi boyunca elde tutamaz.
En deÄŸiÅŸmez ve sabit düÅŸünce ve davranış örüntülerinde bile aralar
ve kesilmeler vardır. Başka bir deyişle, ayrılma yaşantısına sınır
koymadaki yeteneksizliÄŸine karşın, çocuk güncel olarak sürekli bir
yaÅŸantı yaÅŸayamaz. İçsel durumdaki ve dış çevredeki dönemsel deÄŸiÅŸimler
çocuÄŸun dikkatini baÅŸka yere çeker ve onu dinlendirir.

Dönemsel olma özelliÄŸi ile ayrılma yaÅŸantısı karşısında yaralanabilir
olma özelliÄŸi arasındaki baÄŸlantı böylece daha iyi anlaşılmaktadır.
Çocuk, bir çocuk olarak birinin geçici gidiÅŸini önemli bir ayrılma
biçiminde "yanlış yorumlayabilir". Bununla birlikte, aynı nedenle,
önemli bir ayrılmayı, hatta ölümü bile olduÄŸundan daha az deÄŸerlendirebilir.
Döngüsel örüntüler, çocuÄŸun, her sonun yeni bir baÅŸlangıcı
olduÄŸunu ve her baÅŸlangıcın bir sonu olduÄŸunu görmesini saÄŸlamaktadır.
Önerme ÅŸimdi ÅŸöyle düzenlenebilir: Çocuk, önemsiz ayrılıkların
ölümü çaÄŸrıştıran etkilerinden gözlemci bir yetiÅŸkinin düÅŸündüÄŸünden
daha fazla yaralanabilir, önemli ayrılıkların etkilerinden ise yetiÅŸkinin
düÅŸündüÄŸünden daha fazla korunmuÅŸtur.

Bu önerme bireyin soyut bir kavramlar kümesi oluÅŸturduÄŸunu
göstermektedir: "Ben öleceÄŸim" ifadesi aÅŸağıdaki kavramlarla iliÅŸkilidir:

(1) Ben, kendine ait bir yaşamı ve kişisel varoluşu olan bir bireyim.

(2) Ben, özelliklerinden biri ölümlülük olan bir varlık "sınıfı"na
mensubum.

(3) Ben, mantıksal tümdengelimin zihinsel sürecini kullanarak
kiÅŸisel ölümün "kesin" olduÄŸu sonucuna ulaşırım.

(4) Ölümümün birçok "olası neden"i vardır ve bu nedenler pek
çok farklı biçimde bir araya gelebilirler. Özel bir nedenden sakınabilir
ya da kaçabilirsem de, "bütün nedenlerden kaçamam."

(5) Ölümüm "gelecekte" ortaya çıkacak. Gelecek derken henüz
geçmemiÅŸ bir yaÅŸama zamanını kastediyorum.

(6) Ancak, ölümümün gelecekte "ne zaman" ortaya çıkacağını
bilmiyorum. Olay kesin, zaman belirsiz.

(7) Ölüm "sonul" bir olaydır. YaÅŸamım sona erecek. Bu demektir
ki, en azından bu dünyada bir insan olarak bir daha hiç yaÅŸamayacağım,
düÅŸünmeyeceÄŸim, eylemde bulunmayacağım.

(8) Buna uygun olarak, ölüm benim dünyadan "en son ayrılmam" demektir.

Böylece, "ÖleceÄŸim" önermesi, benlik bilincini, mantıksal düÅŸünce
işlemlerini, olasılık, zorunluluk, nedensellik, kişisel ve fiziksel
zaman, amaçlılık, ayrılma kavramlarını içermektedir. Aynı zamanda,
çok geniÅŸ bir uçurumun üzerinde bir köprü kurmayı da gerektirmektedir:
YaÅŸamda neler yaÅŸandığı ile, bir ölüm kavramı oluÅŸturma arasında.
Yine de, ölüm özde "yaÅŸantısız"dır. Ölü bir insan, hayvan ya da
bitki görmek belki ölüm anlayışımıza katkıda bulunur, ama bu algılar
uçurum üzerinde köprü kurmaya yetmez. Ölüm önce "orada bir yerde"
bir "uyaran"dır. Ölümle ilgili bazı temel düÅŸünceleri, genel zihinsel
geliÅŸimimizin öze iliÅŸkin, özünde bulunan bir bölümü olarak geliÅŸtiririz.
Sonra bu düÅŸüncelerin ve sayıltıların kendileri ölüm uyaranını
oluÅŸtururlar. İnsanın ölümle iliÅŸkisini araÅŸtırmada en büyük güçlük,
hem uyaranı hem de tepkiyi belirlemedeki yetersizliğimizden
kaynaklanmaktadır. ÖrneÄŸin, ölüm korkusu konusundaki araÅŸtırmalarda,
ölüm korkusu yoÄŸunluk açısından diÄŸer bazı korkulardan hiç de farklı
olmadığı halde, ölüm nefret edilen bir uyaran olduÄŸu için araÅŸtırmacılar
olumsuz bir tutumla iÅŸe koyuluyorlar. Asıl neden bütün korku
tepkilerinin temelinde yer alan varoluÅŸ tehdidinin burada daha doÄŸrudan
olmasıdır (Kastenbaum ve Aisenberg, 1976).

:::::::::::::::::

3. YaÅŸam süresince ölüm yönelimleri

Herkes yaÅŸam süresinin her noktasında ölümle iliÅŸki içinde yaÅŸar.
Bu bakış açısı yaÅŸlılıktaki ölüm yönelimlerini anlamamıza katkıda bulunur.
Böylece yalnızca ölüm karşısındaki tutumlara iliÅŸkin özel araÅŸtırmalara
deÄŸil, biliÅŸe, zaman açısına, kiÅŸilerarası iliÅŸkilere eÄŸilen araÅŸtırmalara
da yer vermek olanaklı olmaktadır. Genel biliÅŸsel düzey ve
üslup önemlidir; çünkü ölüm konusundaki düÅŸünceler bireyin kendisini
ve dünyayı yorumlama yeteneÄŸiyle iliÅŸkilidir. Zaman boyutu önemlidir,
çünkü kiÅŸisel ölüm hep geleceÄŸe iliÅŸkindir; aynı zamanda, geçmiÅŸteki
kederler, ayrılıklar, diğer yitimler ve tehditler de geriye bakışın
konularını oluÅŸturmaktadır. Ölüm yöneliminin kökleri ilk kiÅŸilerarası
yaşantılarda bulunabilir ve bu ilişkiler yaşam boyunca etkili olmayı
sürdürdüklerinden ölüm yönelimi (death orientation) açısıdan önemlidirler.

a. Bebeklik ve ilk çocukluk

Zihin geliÅŸimi alanında yüzeysel bir yaklaşım bebek ve çocukların
ölüm konusunda hiçbir ÅŸey bilmedikleri sonucuna varabilir.
Çocuklar soyut kavramlar konusunda hiçbir ÅŸey bilmezler ve çoÄŸu anababaların
ve öÄŸretmenlerin beklentisi doÄŸrultusunda da ölümü anlamazlar
ve anlamamalıdırlar. Yine de küçükler ölümün farkında olduklarına
iliÅŸkin tepkiler vermiÅŸlerdir. Bu olgu dikkatle incelenirse zihin
geliÅŸimi kuramına uygun düÅŸtüÄŸü görülmektedir. Piaget'e göre zeka
biyolojik bir uyum iÅŸlevidir ve bu iÅŸlev ergenlikte birdenbire ortaya
çıkmaz. Bebek ve çocuk da yetiÅŸkinden farklı da olsa zeki davranışlar
sergiler. Zeki davranış her zaman yüksek düzeyde geliÅŸmiÅŸ biliÅŸsel
yapı sonucu deÄŸildir. Üstelik küçük insanın güçsüzlüÄŸü onun tehlikeyi
sezme ve yardım isteme yeteneğini gerekli kılar. Koruyucu yetişkinin
yitirilmesi ölüm tehdidi gibidir. VaroluÅŸu tehlikeye girdiÄŸinde bebek
soyut zihinsel iÅŸlemler olmadan da çevresini algılayabilir. Hiçbir insan
ayrılma vc terkedilme tehdidini algılayamayacak kadar küçük deÄŸildir.
Buradaki önemli nokta, kavram-öncesi zeka etkinliÄŸi biçimlerinin
yaÅŸamın çok erken dönemlerinde var olduÄŸu ve en kritik konularından
birinin yaşamın korunması olduğudur. Piaget'in kuramında vurgu
"nesnenin sürekliliÄŸi ve korunumu" üzerindedir. Piaget'in bulguları
bunların ilk iki yıldan itibaren baÅŸladığını ve çevre etkileÅŸimiyle geliÅŸmeyi
sürdürdüÄŸünü göstermektedir. İnsanlar ve diÄŸer nesneler uzaydaki
konumlarını çocuÄŸa göre sürekli deÄŸiÅŸtirirler. Çocuk, algı alanındaki
deÄŸiÅŸimleri izleyebilmek için deÄŸiÅŸim içindeki "deÄŸiÅŸmezlik"
bilincini elde etmek zorundadır. Nesnenin sürekliliÄŸi ve korunumu
özelliÄŸinin geliÅŸimi büyüyen bireyin gerçekliÄŸi nasıl kurduÄŸunu
açıklamaktadır. Nesne korunumunu elde edemeyen çocuk tek parçalı
ya da kaotik bir gerçekliÄŸe takılıp kalacaktır. Ancak çocuk, deÄŸiÅŸim,
yok olma gibi olguları anlamadan nesne korunumunun da pek anlamı
olmayacaktır. Değişmezlik kavramının temelinde değişim vardır. İlk
yıllarda zihinsel etkinlik henüz ayrışmamıştır, global'dır. İkinci yaÅŸta
örneÄŸin zaman, süreklilik ve ölüm gibi soyut kavramlar oldukça uzaktır,
ama çocuk bunlara iliÅŸkin deneyimleri ÅŸimdiden iÅŸleme koymaya
baÅŸlamıştır. "Gitti", "uzun süreli gitti", "ebediyen gitti" (ya da "öldü")
düÅŸünceleri henüz ayrıştırılmamıştır; dolayısıyla her ortadan yitme
deÄŸiÅŸim, ayrılma ya da yitirme (kavramöncesi biçimde), "ölü" ve
"öldü" kavramları kategorisine kaydedilecektir. Bu "nesnenin ölümü"
olarak adlandırılabilir ve çocuÄŸun olgun zihinsel iÅŸleyiÅŸe doÄŸru
ilerlemesinde en önemli öncül kavramları (protoconcepts) oluÅŸturur.
"Nesnenin ölümü" ile "benliÄŸin ölümü" arasındaki farkın elde edilebilmesi
için daha fazla zihinsel olgunlaÅŸmaya ve deneyime gerek vardır. Çocuk
hala en yakın çevresine bağımlıdır. Zihinsel iÅŸlemlerle kestirilebilir
ve tutarlı bir dünya kurmak için, kestirilemezi ve tutarsızı tanıma
ve ayrıştırma yeteneğine gereksinme vardır.

Çok küçük çocukların ölümle iliÅŸkili yönelimlerini gözlemlemede
çok geniÅŸ olanaklar vardır, ancak daha büyük çocuklar ve yetiÅŸkinler
için kullanılan yöntembilimi kullanmak olanaksızdır. Oyun
durumunda gerçekleÅŸtirilen doÄŸal gözlem küçük deneylerle desteklendiÄŸinde
çok yararlı olabilir.

Bowlby küçük çocukluktaki yitirmelerin psikososyal sonuçlarını
dikkatle izlemiÅŸtir. 12 aylık çocuklara iliÅŸkin gözlemler, çocukların
yabancıların yanındayken yitik anneyi bulmak için belirgin bir çaba
gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Önce "protesto" ve bulmak için
"acil çaba" vardır. Çocuk günlerce yüksek sesle aÄŸlamakta ve yiten
annesi olabilecek her şeye ve her sese doğru kendini atmaktadır.
Umutsuzluk ve umutla arama arasındaki gidip gelmeler bir hafta
sürmekte, ama sonunda çaresizlik yerleÅŸmektedir. Annenin dönmesi
isteÄŸi ortadan kalkmaz, ama bunun gerçekleÅŸmesi umudu yitirilir. Sonunda
bu istek de ortadan kalkar ve çocuk sonsuz bir acı içinde içine
dönük ve apatik bir görünüm kazanır.

Bu tepki örüntüsü yakınlarının yasını ya da baÅŸka acı yitimleri
yaÅŸamış olan kiÅŸilerde de gözlemlenebilir. Bu görünüme kurumlardaki
geriyatrik hastalarda da rastlanır. Bowlby'nin diÄŸer gözlemleri çocukluktaki
keder tepkisinin uzun süreli olabileceÄŸi doÄŸrultusundadır.
Anne figürünü yitiren küçük çocuk, bellek sınırlarına iliÅŸkin bütün
sayıltılara karşın, son derece sürekli bir duygu ve davranış göstermektedir.
Çok küçük çocuklarda kederin sürekliliÄŸini açıkça gösteren
sözel olmayan davranışlar gözlemlenmektedir. Terapistler küçük çocukların
ölümle iliÅŸkili oyunlarını izlemiÅŸlerdir. Bu gözlemler iki
yaşındaki çocuÄŸun ölüm konusunda bir ÅŸeyler bildiÄŸini ortaya koymaktadır.
Ayrıca gözlemler ölümle iliÅŸkili yaÅŸantıların çocuÄŸun tüm
geliÅŸimini etkileyebileceÄŸini de göstermektedir. YetiÅŸkinlerin çocukluk
anıları incelendiÄŸinde ölümle iliÅŸkili çok belirgin yaÅŸantılar bulunmaktadır.
Stanley Hall'a göre, çocuk olayı yaÅŸadığı sırada duygularını
dile getirecek sözel yeteneÄŸe sahip olmadığı için acısını uzun yıllar
taşımaktadır. Sonuç olarak, gözlemler ve anı incelemeleri, çok küçük
çocukların ölümle iliÅŸkili yaÅŸantıları kaydettiklerini ve bu yaÅŸantıların
bireyin tüm yaÅŸam yöneliminin bir parçası haline geldiÄŸini göstermektedir.

b. İleri çocukluk ve ergenlik

İlk çalışmalar (1940'larda) ölüm kavramlarının yetiÅŸkin düzeyine
ulaÅŸmadan iki ön evreden geçtiÄŸini ortaya koymaktadır. Okul
öncesi yıllarda çocuklar ölümü, yaÅŸamın durmasını deÄŸil azalmasını
içeren geçici bir durum olarak algılarlar ("Ölü insanlar acıkmazlar,
belki biraz..."). Bunu izleyen ara evrede çocuk ölümü bir son olarak
algılar, ama ölümü yine de evrensel ve kaçınılmaz olarak görmez. On
yaÅŸ dolaylarında çocuk, yalnızca ölümün bir son olduÄŸunu anlamakla
kalmaz, kendisi de içinde olmak üzere her canlı yaratığın deÄŸiÅŸmez
yazgısı olduÄŸunu kavrar. Ölümü kavramlaÅŸtırma düzeyinin yaÅŸtan çok
genel zihinsel olgunlaÅŸma düzeyine sıkıca baÄŸlı olduÄŸu ortaya konmuÅŸtur.
Sürekli hastalığı olan çocukların gözlemlenmesi, yaÅŸam deneyimlerinin
yaÅŸ ve geliÅŸim düzeyinden daha etkili olduÄŸunu göstermiÅŸtir.
Kimi hasta çocuklarda ölüm kavramı daha sistemli bir biçimde
geliÅŸmektedir. Genel olarak zihin geliÅŸimi ve özel olarak ölüm kavramı
geliÅŸimi araÅŸtırmaları dikkate alındığında, ölümün son, kaçınılmaz
ve tamamlayıcı olduÄŸu gerçeÄŸinin bunları anlamayacak kadar
küçük olanlar tarafından bile kavrandığı görülmektedir. Bu çocuklar,
kendi durumlarının değişiminden, anababa, doktor ve hemşirelerin
tepkilerinden ve tepkisizliklerinden öÄŸreniyorlar her ÅŸeyi. Ama en
önemlisi, kötü durumunu gözlemledikleri diÄŸer hasta çocukların
yaÅŸantılarından öÄŸrendikleridir. YaÅŸa bakılmaksızın bu çocuklar için
ölüm ve ölme, yoksun bırakan, ayrılma ve kimlik yitimi getiren yaÅŸantılardır.
Ölüm bu çocuklar için hastalık ve yaÅŸam döngüsünün bir parçasıdır.

Sürekli hasta çocukların zaman akışı onların kaçınılmaz ölüm bilgilerini
de yansıtır. Hastalık ilerledikçe gelecek konusunda konuÅŸma
da belirgin biçimde azalır. Gelecek yakın bir tatil ya da yakın bir olayla
sınırlıdır; çocuk bu olayları hızlandırmak için çaba harcar. Daha
önceki uzun vadeli plan ve amaçlardan. örneÄŸin büyüyünce ne olacağından
hiç söz edilmez. YetiÅŸkinler zamana bakıştaki bu gerçekçi
deÄŸiÅŸim karşısında zor duruma düÅŸerler. GeleceÄŸin bir biçimi olarak
ölümden sonraki yaÅŸam umutsuz hasta çocukların konuÅŸmalarında yer
almaz. YaÅŸlı ve hasta yetiÅŸkinlerde görülen "ödünleme ilkesi"ne çocuklarla
yapılan araÅŸtırmalarda rastlanmamıştır; çocuklar her türlü
mutluluÄŸun ya da doyumun çabuk gelmesi gerektiÄŸi düÅŸüncesini ortaya
koymuşlardır.

Ölüm olasılığı ile bir bireyin gelecek görüÅŸü arasında algılanan
iliÅŸki, çoÄŸu zaman, yaÅŸlılar açısından ya da hiç olmazsa yaÅŸamı
gözden geçirmesi ve ölümlüÄŸünü kabul edebilmesi için yeterince ömrü
olanlar açısından tartışılmıştır. YaÅŸamsüresi boyunca zaman kavramı
konusunda bilinenler, gelecek kavramı ile ölüm kavramının en
azından orta çocukluk yıllarından itibaren birbirini etkilediÄŸini ortaya
koymaktadır (Kastenbaum, 1983). Her bireyin, ileri yaşa ulaşmadan
ya da ölüm olasılığıyla karşılaÅŸmadan önce, gelecek ve ölüm kavramlarını
oluÅŸturduÄŸu kiÅŸisel bir geçmiÅŸi vardır.

Çocuklar ölüme iliÅŸkin düÅŸünce ve duygularını kısmen kiÅŸilerarası
iliÅŸkileri içinde oluÅŸturmaktadırlar. Masters'in gözden geçirdiÄŸi
yeni araştırmalar, bilişselliğin kişisel olgunlaşma bağlamında olduğu
kadar toplumsal baÄŸlamda da geliÅŸtiÄŸini ortaya koymuÅŸtur. BiliÅŸsel ve
toplumsal geliÅŸim konusundaki genel bilgilerimiz ölüme iliÅŸkin düÅŸüncelerin
rolü dikkate alınmadıkça tamamlanmış olmayacaktır: aynı
ÅŸekilde, ölüm düÅŸüncesinin yaÅŸam süresince geliÅŸimine iliÅŸkin bilgimiz
daha geniÅŸ psikososyal olgunlaÅŸma baÄŸlamına yerleÅŸtirilmedikçe
eksik kalacaktır. YetiÅŸkinlikteki ve yaÅŸlılıktaki ölüm düÅŸüncelerinin
anlaşılması bireyin kişilerarası bağlamı dikkate alınırsa kolaylaşabilir
ve zenginleÅŸebilir. ÖrneÄŸin, ölümle ilgili yaÅŸantılar kiminle paylaşılıyor,
birey başkalarının tepkisinden ya da tepkisizliğinden nasıl etkileniyor
sorularının yanıtları aranmalıdır.

Ergenlik araÅŸtırmaları ergenlik dönemini pek çok boyutlarıyla ele
aldığı halde, ergenlikteki ölüm kavramını genellikle ihmal etmiÅŸtir.
Ergenlik psikolojisi alanında otorite sayılan yazarlar "ölüm", "ölmek",
"ölümlülük" konusuna hiç yer vermemiÅŸlerdir. Ölümün yaÅŸlılığa özgü
olduÄŸu kalıpyargısı ergenlik araÅŸtırmalarını da etkilemiÅŸ görünmektedir.

AraÅŸtırmalar ölüm korkusunun ergenlikte en üst düzeyde olduÄŸu
görüÅŸünü doÄŸrulamamaktadır. Ölüm korkusunun, toplumsal destek,
zihinsel olgunluk, bireysel deneyimler gibi baÅŸka deÄŸiÅŸkenlerden etkilendiÄŸi
söylenebilir. Ayrıca, ergenlikte gerçek ölüm, ölüm duygusundan
ve düÅŸüncesinden çok daha belirgindir. Amerika BirleÅŸik Devletleri'nde
bütün nedenlerle ölme oranı ergenler ve genç yetiÅŸkinler arasında
gitgide artmaktadır. İntihar ve kendini mahvetmenin dolaylı biçimleri
gitgide daha fazla sorun olmaktadır. İntiharı yaÅŸam süresi boyunca
inceleyen Maris (1981), insanların ergenlik gibi geçiÅŸ dönemlerinde
daha duyarlı ve yaralanabilir olduklarını belirtmektedir. Henüz
bu savı destekleyen yeterli veri olmamakla birlikte, Maris, yetişkinlik
eşiğindeki ergenin ve yaşlılık eşiğindeki yetişkinin intihar potansiyeline
dikkati çekmektedir.

c. Yetişkinlik ve yaşlılık

Kuramsal açıdan, ölüm karşısındaki nesnel ve kiÅŸisel yönelimler
arasındaki uygunluk derecesine bakılabilir. Bu uygunluk derece derece
mi, yoksa ansızın mı ortaya çıkar (örneÄŸin, özel yaÅŸam deneyimlerine
tepki olarak); başka bir deyişle, daha uygun bir bunalım modeli
mi, yoksa henüz belirlenmemiÅŸ bir deÄŸiÅŸim süreci mi söz konusudur.
Ölümle iliÅŸkilerin deÄŸiÅŸmesi, zorunlu olarak, bireyin yeni bir kendi
üzerinde düÅŸünme süreci baÅŸlatmasına yol açar. Ancak, zaman boyutu
birey yakalandıkça ya da ölüme yaklaÅŸtıkça mutlaka kısalıyor deÄŸildir.
YaÅŸlı kiÅŸinin gelecek duygusu, kronolojik yaÅŸ ya da ölümden olası
uzaklık gibi boÅŸ deÄŸiÅŸkenlerden çok, bireyin çevre üzerindeki denetim
algısına bağlıdır. Ayrıca bireysel farklılıkları da dikkate almak
gerekmektedir. Kimi insanlar yaÅŸam ve ölüm korkularıyla çok erken yaÅŸlardan
itibaren ilgilenirler, kimileri de ileri yaÅŸlara ölüme fazla kafa yormadan
girerler. Bu alanda toplumsal istek ve beklenti deÄŸiÅŸkenleri
önemli bir etkendir. YaÅŸlıların çoÄŸu yaÅŸam ve ölüm konusunda bilgece
ve ÅŸatafatlı ÅŸeyler söylemelerinin beklendiÄŸini bilirler; bazıları
gerçekten bu konuları düÅŸünürken, bazıları da yalnızca beklentiye
boyun eÄŸerler. YetiÅŸkinlerin ölüm yönelimleri konusunda sözlü anlatımlar
kadar pratik kararlar da bilgi verebilir. Bir insan bir vasiyet
hazırlamış mı ve bunu deÄŸiÅŸen koÅŸullara göre düzeltiyor mu? YaÅŸamını
uzatmak için yeme içme alışkanlıklarını deÄŸiÅŸtiriyor mu? Tehdit
edici belirtilere karşın sigara içmeyi sürdürüyor mu? Ciddi biçimde
hasta olan arkadaÅŸlarını ziyaret ediyor mu, bundan kaçınıyor mu?
Ölüm ilanlarına bakıyor mu, bakmaktan kaçınıyor mu?

Bilişsel uyumsuzluk kuramı bu konuda yararlı olabilir. Yaşlanan
birey ölümle iliÅŸkili etkenleri dikkate aldıkça gerçeklik ile biliÅŸsel
tasarım arasında daha fazla uygunluk ortaya çıkar. Ancak, ölümle iliÅŸkili
düÅŸüncelerin kendisi yerleÅŸik tutumlarla çatışarak uygunsuzluk yaratabilir.
GerçekliÄŸin baskısından kaçarak yüreÄŸimizin derinliklerinde
genç ve ölümsüz mü kalmalıyız, yoksa ölümün düÅŸüncemizde daha
geniÅŸ bir yer almasına izin mi vermeliyiz? Bireyin ölüm bilgisini zihinsel
yaÅŸamında gözden geçirmenin hem yararı hem da zararı vardır
ve bu alanda kulladığımız stratejiler bizi her yaşta etkileyen her
ÅŸeyden etkilenmektedir (zihinsel olgunluk düzeyi, kiÅŸilerarası destek,
stres, sağlık gibi).

Ölüm karşısındaki yönelimleri yalnızca kronolojik yaÅŸtan kestirme
yolu pek verimli olmamaktadır. Ölümle ilgili düÅŸünceleri diÄŸer
deÄŸiÅŸkenlere baÄŸlı olarak açıklama giriÅŸimi de karışık sonuçlar vermektedir.
Araştırmalarda kullanılan tekniklerin sınırlılıklarını dikkate
almak gerekmektedir. Aslında, ölüm korkusunu ve düÅŸüncesini ortaya
çıkarmak için kullanılan tekniklerin neyi ölçtüÄŸü hep tartışma konusu
olmuÅŸtur. YetiÅŸkinlikteki ölüm tutumlarını açıklamaya çalışan kuramlar
genellikle deneysel bulgularla desteklenememiÅŸtir. Bu konuda o
kadar çok yöntembilim sorunu vardır ki, baÅŸarısızlık ne yalnızca kavramlara,
ne de iÅŸlemlere baÄŸlanabilir. Akademik türden ölüm araÅŸtırmalarının
birtakım güçlükleri sürüp giderken, klinik ve diÄŸer uygulamalı
araştırmalar yararlı olmaktadır. Araştırmacılar 25-90 yaşları arasındaki
bin erkeÄŸi inceleyerek, her yaÅŸ düzeyinde yüksek, orta ve
düÅŸük düzeyde anksiyete bulmuÅŸlardır. Yüksek anksiyeteli genç ve
orta yaşlı erkekler doktorların teşhis edebildiğinden daha fazla hastalık
bildirmiÅŸlerdir. Yüksek anksiyeteli yaÅŸlı erkekler ise hastalıklarını
azaltarak belirtmişlerdir. O halde kimler sağlıklarını doğru olarak
bildirmektedir? Büyük olasılıkla yüksek anksiyeteli olmayan "iyi
uyum saÄŸlamış" yaÅŸlılar... Anksiyeteli yaÅŸlı erkekler yaÅŸama yönelik
güncel bir tehditten (hastalık) korunmak istemiÅŸler, buna karşılık
anksiyeteli genç erkekler yaÅŸamlarının tehlike içinde olduÄŸuna gerçekten
inanmadıkları için semptomlar üzerinde yoÄŸunlaÅŸmışlardır. Bu gözlemin
pratik sonuçları açıktır: Hastanın anksiyete düzeyi ve bununla
baÅŸaçıkma biçimi klinik deÄŸerlendirmeye katılmalı ve yaÅŸlıların saÄŸlıkla
ilgili bildirileri dikkatle ele alınmalıdır.

AraÅŸtırmacılar, yüksek ölüm anksiyetesi bildiren yaÅŸlı kadınların
zaman karşısında mülkiyetçi olduklarını ve zamanın çabuk geçmesini
istemediklerini buldular. Bu bulgu bireyin zamanın güçlükle geçiÅŸine
iliÅŸkin algı örüntüsüyle açıklanabilir. Bu konunun araÅŸtırılmasında
yalnızca sözel tepkilerin derlenmesinin yeterli olmadığını, doÄŸal durumlarda
yapılmış dikkatli gözlemlere gerek olduÄŸunu bir kez daha
belirtmekte yarar var.

YetiÅŸkinlerin ölüm karşısındaki yönelimleri sözel tepkilerle tam
olarak anlaşılamadığına göre, belki sözel olmayan davranışların en
aşırısı olan intihar aydınlatıcı olabilir. YaÅŸama karşı ölümü seçmek
çocukluktan yaÅŸlılığa kadar her düzeyde ortaya çıkan bir olgudur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde intihar konusunda cinsiyet farklılığı
olduÄŸu, erkek intiharlarının kadınlarınkinden üç kat fazla olduÄŸu dikkati
çekmektedir. Üstelik erkekler daha ÅŸiddetli ve etkin yöntemler
kullanmaktadırlar (kadınlar tipik olarak ilaç kullanmayı, erkekler ise
ateÅŸli silahları, damar kesmeyi, yüksekten atlamayı seçiyorlar). İntihar
olayları kronolojik yaÅŸa baÄŸlı olarak çocukluktan genç yetiÅŸkinliÄŸe
doğru artmaktadır. Kadınların intiharı 40 yaşlarının ortalarına kadar
artmayı sürdürmekte, 80 yaÅŸlarının ortalarında düÅŸmektedir. Erkek intiharı
25-40 yaşlarında biraz durmakta -yine kadınlardan fazla-, sonra
80'lere doÄŸru yeniden yükselmektedir. 20'inci yüzyılda intiharların artış
gösterdiÄŸi gerçeÄŸini de dikkate almamız gerekiyor.

Murphy, intiharın evli olmamak, az arkadaşı olmak, ölümden
sonraki yaÅŸama inanmamak, depresyona girmek gibi özelliklerle ilgili
olduÄŸunu ileri sürmektedir. YaÅŸlanmayı korkunç bir ÅŸey olarak algılayan
ve yaşlılıktaki rol beklentileri olumsuz olanlarda intihar daha
fazla olmaktadır. Boldt, intiharın sorunlara çözüm olarak kabul edilmesinde
zaman ve kuşak farklılıklarını soruşturduğu araştırmasında,
genç kuÅŸağın yaÅŸlılara göre intihara karşı daha kabul edici bir tutum
gösterdiÄŸini, daha da ilginci, gençlerin ölüme karşı da daha kabul edici
olduklarını buldu. Genç kuÅŸağın intihar ve ölüm karşısındaki kabul
edici tutumları ile gençlerin artan intihar oranları arasında nedensel bir
iliÅŸki olduÄŸunu kabul etmek acele etmek olur; ama yine de Boldt'un
bulguları olası bölük etkisini (cohort enfluence) vurgulaması açısından
önemlidir. Boldt'a göre ölümü ceza olarak görmek ya da olumlu
olarak değerlendirmek intiharı destekleyici ya da engelleyici bir etken
olabilmektedir. YaÅŸlıların da intihar karşısında gençliklerindekine göre
daha hoÅŸgörülü oldukları, ölümün bir ceza olduÄŸu görüÅŸünü zamanla
deÄŸiÅŸtirdikleri görülmektedir. BaÅŸka araÅŸtırmalar da, kurumlardaki
ve hastanelerdeki yaÅŸlılarda çevre kısıtlamaları ile kendine zarar verme
eÄŸilimi arasında iliÅŸki olduÄŸunu göstermektedir. Bu bulgulara göre
kurumlardaki yaÅŸlılar yaÅŸamlarına son vermeyi sık sık düÅŸünmektedirler.
Sonuçlanmış intihar giriÅŸimlerinin kendine zarar verme olaylarından
daha az olduÄŸu görülmektedir. Özellikle orta ve ileri yaÅŸlarda
artan bağımlılık korkusu ve umutsuz hastalık intiharların kaynağını
oluşturmaktadır (Birren ve Warner Schaie, 1985).

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile


SEO by AceSEF
Siteni Ekle
google-site-verification: google09bd85cd605c77e7.html